10 Ekim 2020 Cumartesi

Hazâralar ve Taliban’ın Yeniden Yükselişi

 

Hazâralar ve Taliban’ın Yeniden Yükselişi

 https://www.youtube.com/watch?v=MoOVW8M44z8



GİRİŞ: TALİBAN’IN HAZÂRALARA YÖNELİK SAVAŞI

 1996’da Taliban’ın ikinci kez iktidarı ele geçirmesinin ardından Hazâralara karşı savaş başlattılar. Dolaşırken kullandıkları iki sloganları vardı ve şöyle tezahürat yaparlardı: “Tâcikler Tâcikistan’a, Özbekler Özbekistan’a, Hazâralar Goran’a”, yani mezarlığa. Bu tür bir baskıdan sonra zihnimde hep şu imge, şu derin ölü bedenler hissi vardı. Benden önce Afganistan’da yaşayan insanları düşünüyordum. Taliban’ın 1990-97 döneminde çok kötü bir tecrübesi olmuştu. Taliban, Mezar-ı Şerif şehrinden binlerce Hazârayı, aralarında Afganistan yollarından pek çoğunu da bulunduğu hâlde tutukladı ve büyük toplama kamplarına koydu. Sivil halkı, sırf Hazâra oldukları için, kendi evlerinde, kendi çatıları altında öldürmeye başladılar. Kapı kapı dolaşır, o evlerde yaşayan Hazâraları tespit eder ve onları hedef alırlardı.


I. KİMLİK, İNANÇ VE COĞRAFYA

A. Etnik ve Dinî Kimlik

Benim de yaralandığım o protestoda ikiz intihar saldırısı oldu.  Benim için travmatikti, son derece travmatikti. O sahne hep  benimle. Din, Hazâralara karşı halkı harekete geçirmek için çok fazla araç olarak kullanıldı; “Hazâralar Sünnî değil, sözde gerçek İslâm’a uymuyorlar, dolayısıyla dine saygısızlık ediyorlar ve meşru şiddet hedefidirler” demek için kullanıldı. Eylül 2021’den beri kurdukları geçici hükümet, Hazâraları her düzeyde dışladı. 15 Ağustos’ta Taliban’ın iktidarı ele geçirmesinden bu yana Hazâralar 60’tan fazla saldırıya ve en az üç katliam vakasına maruz kaldı. Ne yazık ki yavaş yavaş bir iç savaş durumuna doğru gittiğimize inanıyorum ve soykırım işaretleri Afganistan’da ciddidir. Ailem ve Afganistan’daki herkes için durum çok vahim; hiçbir şekilde katlanılabilir bir durum değil.

Hazâralar, Afganistan’da yaşayan başlıca etnik ve kültürel gruplardan biridir ve birkaç bakımdan ayırt edicidir. Ağırlıklı olarak Sünnî bir ülkede öncelikle Şiî İslâm’a mensupturlar; ancak bazıları Sünnî İslâm’a, bazıları da İsmâilîliğe mensuptur. Yüzyıllar boyunca acımasız baskı ve zulme maruz kaldılar; yine de bugüne kadar trajedi karşısındaki direniş hikâyeleri dünyanın geri kalanı tarafından büyük ölçüde görmezden gelindi ve küçümsendi.

B. Köken Tartışmaları ve Coğrafî Yerleşim

Mevcut literatürün çoğu, Hazâraların büyük olasılıkla Türk-Moğol mirasına sahip olduğunu, yani daha geniş Orta Asya bölgesiyle bir miras bağlantıları bulunduğunu söyler. Bazı Hazâralar ise Orta Afganistan’ın yerli halkı olduklarını ve komşu bir bölgeden gelmediklerini iddia ederler. Bu tartışmalarda sıkça atıfta bulunulan husus, Hazâraların aslında bölgedeki antik Bâmiyân Buda heykellerini inşa eden topluluk olduğudur; bu heykeller, MS 6. yüzyıla ait Buda heykelleriydi ve 2001’de Taliban tarafından yıkıldı. Hazâraların çoğu, Afganistan’ın merkezî yaylalarında, Hazâracât veya Hazâristan olarak bilinen dağlık bölgede yaşar; bu bölge Kâbil’in batısından Herat’ın doğusuna, Bel eyaletinin güneyinden Kandahar ve Uruzgân eyaletlerinin kuzeyine kadar uzanır.


II. 1890’LAR: DEVLET İNŞASI VE SOYKIRIM

A. Merkezîleşme Politikaları ve İlk Ayaklanmalar

1890’ların sonlarında veya 1890’da, Afganistan’da 1800’lerin başlarında, aslında 1700’lerde başlayan ulus inşası projesi nedeniyle Hazâralara karşı büyük bir kampanya yürütüldü. Afganistan kralı Emîr Abdurrahman Han, Afganistan’ın homojen bir toplum hâline getirilmesini sağlamak amacıyla Hazâralara karşı bir kampanya başlattı; bu, Hazâra kültürünü, dilini ve dinini öldürmek, en azından hâkim olmak veya istila etmek anlamına gelen bir soykırımı içeriyordu. Hazâralar çok güçlü oldukları için, bu gücü onlardan almak ve böylece Afgan devletinin ulus inşası için tehdit oluşturmamalarını sağlamak istiyorlardı. O dönemde bazı raporlar Hazâraların Afganistan’da yaklaşık 500.000 aile olduğunu gösterir. Bu çok büyük bir rakamdır; çünkü her ailenin en az beş kişiden oluştuğunu varsayarsanız, bu yaklaşık 2,5 milyonluk bir nüfusa tekabül eder. O dönemde tüm ülkenin nüfusu yaklaşık 5-6 milyon civarındaydı; bu da onları bütün bölgede nüfusun önemli bir kısmı hâline getiriyordu.

Kral Abdurrahman Han, bölgede, özellikle o dönemde Hindu Kuş’un kuzeyi ve güneyinde merkezî bir devlet kurmak istiyordu; ancak bu yalnızca Abdurrahman’ın gündemi değildi. Sömürgeci Britanya ve Rus İmparatorluğu da Afganistan’da merkezî bir devletin tampon devlet olarak işlev görmesini, böylece bu iki imparatorluğun güçlerinin çatışmasını önlemeyi istiyorlardı. Abdurrahman’ın iktidarı merkezileştirme kampanyası, modern Afganistan topraklarında yarı veya tam özerk toplulukları bastırmasını gerektiriyordu; buna Hazâra topluluğu da dâhildi. Kral, onların kendi kendilerini yönetmelerine tahammül etmedi. Hazâralar, yerel özerkliklerini korumak için ona isyan ederek karşılık verdiler.

Kral Abdurrahman’a karşı ilk ayaklanma, 1888-1890 arasında Şeyh Ali bölgesinde gerçekleşti ve acımasızca bastırıldı. 1891’e gelindiğinde Hazâracât’ın neredeyse yarısı merkezî devletin kontrolü altındaydı; ertesi yıl ise neredeyse tüm Hazâracât merkezî devletin kontrolüne geçti, ancak fazla direniş olmadan. Bunun nedeni, Hazâra liderleri ile merkezî devlet arasında yerel Hazâraların vergi ödeyeceği, Kâbil otoritesine bağlılık bildireceği ve merkezî orduya katkıda bulunacağı bir anlaşmanın yapılmasıydı.

B. İkinci Ayaklanma ve Cihad İlanı

Ancak 1892’de Hazâracât’ın bu bölgelerine atanan yöneticiler ve valiler yerel toplulukları şiddetle bastırmaya başladı. Bu, 1890’larda ikinci bir kitlesel ayaklanmayla sonuçlandı. Afganistan kralı, Hazâralara karşı cihad ilan etti; Hazâraların Şiî olduğunu, dolayısıyla kâfir veya mülhid olduklarını ve onlara karşı cihadın meşru olduğunu söyledi. Savaş hakkındaki resmî kaynaklar, bunun Sünnî kral ile çoğunluğu Şiî olan Hazâralar arasında mezhep temelli bir savaş olduğunu ve bunun motivasyonun bir parçası olduğunu belirtir; ancak tarihsel kaynaklar, Hazâralar ile kral arasındaki düşmanlığa yol açan dönemin yerel gerçeklerini tam olarak yansıtmaz.

Savaştan önce Hazâralar kral ile ilişki içindeydiler; ancak kralın askerleri tarafından Hazâra kadınlarına yönelik çok sayıda tecavüz vakası yaşanmıştı. Hazâra liderleri bir çözüm bulmak ve failleri cezalandırmak için krala başvurduğunda hiçbir şey yapılmadı. Belirli bir olayda, kralı görmek için Kâbil’e giden Hazâra liderleri hapse atıldı ve silahlarına el konuldu. Bu, topluluk tarihinde topluluk ile kral arasında ciddi gerilimlere yol açan kilit bir andı.

Hazâracât genelinde yerel topluluklara, Kâbil’den atanan valiler ve yerel yöneticiler tarafından yapılan muamele çok önemli bir etkendi; çünkü yağma, tecavüz, keyfî tutuklama, yargısız infaz ve her türlü kötü muamelede bulunuyorlardı. Ancak hepsinden daha önemlisi, Hazâracât genelindeki yerel halklara ve yerel liderlere, dinî şahsiyetler ve yerel siyasî liderler de dâhil olmak üzere, sosyal ve siyasî liderlere karşı konulan fahiş vergilerdi; tutuklanıp Kâbil’e gönderiliyor veya ülkenin başka yerlerine sürgün ediliyorlardı. Bütün bu zulümler, Nisan 1892’deki ikinci ayaklanmayla kaynama noktasına ulaştı ve ertesi yılın Ocak ayına kadar sürdü. Bu ayaklanma, 1892’de valiler ve merkezî hükümet temsilcileri tarafından işlenen zulümlere karşı bir protestoydu. Ayaklanma, merkezî hükümet güçlerinin yenilgisiyle sonuçlandı ve Hazâralar galip geldi.

C. Askerî Seferberlik ve Toprak Vaadi

Ancak Kral Abdurrahman, yenilgiye karşılık daha büyük bir güç seferberliğiyle cevap verdi: hükümet ordusundan yaklaşık 30-40.000 kişi ve 100.000 aşiret paralı askeri Hazâracât’a, özellikle Uruzgân çevresine saldırmak üzere seferber edildi. Hazâralara çeşitli yönlerden saldırmak için 100.000’den fazla kişi seferber edildi. Bu savaşçılardan bazılarına, savaş sırasında çok büyük sayılarda köleleştirilen Hazâra kölelerinden pay verileceği vaat edildi; bazılarına Hazâra topraklarından pay verileceği söylendi. Öyle ki bugün bile bir miras kalmıştır: Peştunlar, özellikle Koçi aşiretleri Hazâralara saldırırsa, Hazâralara ait toprakları, hayvanları ve evlerini talep edebilirler. Bu, 1800’lerde başlamıştı; Peştunlar Hazâra köylerini ele geçirir veya istila ederse, Hazâraların sahip olduklarıyla geçimlerini sağlayabilirlerdi. Dinî dil, Hazâralara karşı savaşı meşrulaştırmak için kullanıldı. Hazâralar kral tarafından kâfir olarak nitelendirildi; isyankâr, asi ve krala bağlılık bildirmeyen kimseler olarak anıldılar.

D. Uzlaşma, Bölünme ve Göç

Ağustos 1893’e gelindiğinde iki taraf bir tür uzlaşmaya vardı; çünkü hükümet güçleri direnişi tamamen kıramadı. Merkezî hükümet Hazâracât bölgesinden güçlerini çekmeyi kabul etti; karşılığında Hazâra liderleri bir uzlaşmaya varmayı ve bir bakıma merkezî hükümetin otoritesini kabul etmeyi kabul etti. Bu sırada Hazâralar bölünmüştü: bazıları uzlaşmayı kabul etmedi, bazıları kabul etti; bazıları ise Afganistan’ı terk etti ve kitlesel göçü seçti. O dönemde bugünkü Pakistan olan Hindistan’a, İran’a ve Orta Asya’ya çeşitli yönlere gittiler. Merkezî hükümetin niyetlerinden hâlâ şüphe duyan üçüncü bir Hazâra grubu savaşmaya devam etti ve bu savaş iki-üç ay sürdü. Kasım 1893’te bu tamamen bastırıldı ve işte o zaman bütün zulümler işlendi.

E. Savaşın Sonuçları: Nüfus Kaybı, Kölelik ve Travma

Bu savaşın sonucunda Hazâralar oldukça ağır kayıplar verdiler; tarihî vatanlarının ve topraklarının önemli bir kısmını kaybettiler, geniş toprakları Hazâralardan boşaltıldı. Kâbil pazarlarında satılan binlerce Hazâra vardı; Hazâraların satıldığı yerlerin adıyla anılan bölgeler vardır. Ayrıca 19 Ekim’de, sanırım 1893’te, Kalküta pazarında 10.000 Hazâra satıldı. Kadınlar Peştun komutanlara ve aşiret reislerine hediye olarak verildi; Hazâra çocukları hediye olarak verildi. Bu, Hazâralar üzerinde büyük bir psikolojik etki yarattı. Hazâralar artık eğitim alma, hükümette çalışma veya kendilerini yönetme hakkına sahip değildi. Ayrıca Hazâra köylerine giren ve bu liberal topluluğa ideolojilerini dayatan Sünnî aşırıcı din adamları vardı. Hazâralar yaygın olarak savaş, ardından gelen hastalık ve kıtlık sonucu nüfuslarının %62’ye varan kısmını kaybettiklerine inanırlar. Hazâralara karşı üç yıllık savaşın ardından, 1923’e kadar Hazâralar yasal olarak köleydi ve Hazâra köleleştirmek yasaldı; o zamana kadar kölelik tamamen kaldırılmadı. Kölelikten bahsederken, Hazâra kadınlarının yaşadığı cinsel kölelikten pek bahsetmeyiz. Bu, bugün bile Hazâra kadınlarının acı çektiği bir şeydir; 1800’lerdeki kampanyaların etkisi nedeniyle. Bugün bile Hazâra olmayanlar, Hazâra kadınlarını daha aşağı görür, onları “gevşek kadınlar” olarak görürler; bu yalnızca bu nedenle değil, aynı zamanda ideolojiler ve topluluk olarak sahip olduğumuz değerler nedeniyle de böyledir. Dolayısıyla Afganistan’da Hazâra bir kadınsanız, Hazâra olmayan birine kıyasla cinsel saldırı ve tacize daha açıksınız. 1890’larda yaşadığımız soykırımın etkisini bugün Afganistan’da hâlâ yaşıyoruz. En önemlisi, topluluğun o zamandan beri, özellikle 20. yüzyılda taşıdığı derin kolektif travmaydı. Bütün bunların topluluk için birçok yansıması oldu; çünkü 20. yüzyılda topluluk, katılım ve hakları için savunuculuk yapacak siyasî örgütlenmeye ve siyasî seferberliğe sahip değildi. Bu, onların onlarca yıl marjinalleşmiş kalmasının yolunu açtı.


III. 20. YÜZYIL: MARJİNALLEŞME, KOMÜNİZM VE MÜCAHİD DÖNEMİ

A. Komünist Rejim ve İlk Ayaklanmalar

  1. yüzyılda, 1978’de komünist Sovyet yanlısı rejim iktidara geldiğinde Hazâralar hâlâ marjinalleşmişti; ancak diğer topluluklar da öyleydi. Hem sınıf hem ideolojik faktörler azınlıkların boyunduruk altına alınmasını yönlendirdi ve komünist ideolojiye karşı olduğu düşünülenler ezildi; buna Hazâralar da dâhildi. Bu nedenle bunun etnik olarak mı yoksa ideolojik olarak mı motive edilmiş bir kampanya olduğunu tespit etmek zordur. Kâbil’de Hazâralar, 1979’da hükümete karşı ilk ayaklananlar oldular; özellikle Çindevol bölgesinde. Bu, topluluğun acımasızca bastırılmasıyla sonuçlandı; yaklaşık 3.000 ilâ 10.000 Hazâra tutuklandı ve öldürüldü.

B. Mücahid Rejimi ve Afşar Katliamı

1990’lar, Sovyet yanlısı hükümeti yenmeyi başaran ve kontrolü ele geçiren Mücahid rejimi altında Hazâralar için özellikle kanlı geçti. Mücahidler, Afganistan’ın dört bir yanından, etnik ve ideolojik çizgilerde birbirinden farklılaşan, ancak anti-komünist ve İslâm yanlısı hedeflerle birleşen çok sayıda gruptan oluşuyordu. Bu dönemde Hazâralar, Kâbil’in Afşar mahallesinde en az bir büyük çaplı katliamla karşılaştılar; birkaç gün içinde 1.000 ilâ 2.000 kişi öldürüldü.


IV. TALİBAN’IN YÜKSELİŞİ VE BİRİNCİ DÖNEM İKTİDARI (1994-2001)

A. Taliban’ın Ortaya Çıkışı ve İktidarı Ele Geçirmesi

Mücahidlerin çeşitli fraksiyonları arasında Ekim 1994’te patlak veren çatışmalar sırasında, güneydeki Kandahar şehrinde, kendilerini Taliban olarak adlandıran, ağırlıklı olarak Peştun din adamlarından oluşan bir grup ortaya çıktı. Bu yeni milis, Pakistan’ın desteğiyle kuruldu ve sonraki birkaç yıl içinde baskın hâle geldi. Taliban ayrıca, gruba finansal, kişisel ve askerî destek sağlayan el-Kāide dâhil olmak üzere bir dizi uluslararası cihadist grup tarafından desteklendi. Taliban, 1994’ün sonunda Kandahar’ı, 1995’te Herat’ı, Eylül 1996’nın başında Celâlâbâd’ı ve Eylül 1996’nın sonunda Kâbil’i ele geçirdi; 1998’e gelindiğinde Afganistan’ın batı, güney ve doğu bölgelerinin yanı sıra Kâbil’de de kontrolü sağlamışlardı.

B. Mezar-ı Şerif ve Kuzey Cephesi

1998’e gelindiğinde çabalarını kuzey Afganistan’a yoğunlaştırdılar. Bu dönemde Mezar-ı Şerif, uluslararası alanda tanınan Afganistan cumhurbaşkanı Burhâneddin Rabbânî liderliğindeki anti-Taliban ittifakının ana kalesi hâline gelmişti. Taliban, anti-Taliban ittifakının son kalesi olan kuzeydeki Mezar-ı Şerif şehrini kontrol altına almak için bir dizi girişimde bulundu. Bu dönemde, tüm Hazâra topraklarına, Hazâristan’a, Afganistan’ın merkezî kesimine karşı savaş başlattılar. Hazâraların topraklarını savunmaktan başka seçeneği yoktu; çünkü Taliban’ın mesajı açıktı. İlk aylarda tüm Hazâra topraklarında Taliban saldırıları püskürtüldü; çünkü bölge çok dağlıktı ve Taliban’ın Hazâristan’ı ele geçirmesi çok zordu. O dönemde Taliban, onları bastırmak için başka bir yol buldu: Hazâra bölgesine giden tüm yolları kapattılar. Kararları halkı açlığa mahkûm etmekti.

C. Ekonomik Abluka ve Kıtlık (1997-1998)

1997 ile 1998 arasında tüm Hazâracât, Taliban tarafından bir abluka ile karşı karşıya kaldı; bu bir ekonomik ablukaydı. Topluluğa uluslararası yardım akışını bile yasakladılar ve bu, direnişlerini kırmak için tüm Hazâralara karşı topyekûn bir ekonomik yaptırımdı. Bu dönemde binlerce insan kıtlık, açlık ve hastalıktan öldü; çünkü gıdaya erişimleri yoktu, ilaca erişimleri yoktu.


V. MEZAR-I ŞERİF KATLİAMI (1997-1998)

A. Şehrin Etnik Yapısı ve İlk Ele Geçirme Girişimi

Mezar-ı Şerif, kuzey Afganistan’da etnik açıdan çok çeşitli bir şehirdir; ülkenin dördüncü büyük şehri ve Bel eyaletinin başkentidir. Ağustos 1998’de Taliban şehrin kontrolünü ele geçirdi ve Afganistan savaşındaki en acımasız ve en büyük sivil katliamlarından birini gerçekleştirdi. Ancak Mezar-ı Şerif’i ele geçirmeye yönelik ilk büyük girişim 1997’deydi. Bu sırada Taliban, Özbekistan İslâm Hareketi lideri General Abdul Malik ile bir anlaşma yaparak şehrin kontrolünü ele geçirdi. Abdul Malik, Taliban ile bir anlaşması olduğunu, taraf değiştirip Taliban’ın Mezar-ı Şerif’i ele geçirmesine izin vereceğini ve karşılığında Taliban ile iktidarı paylaşacağını varsayıyordu. Ancak Taliban şehrin kontrolünü ele geçirdikten sonra, şehirdeki Hazâralar ve Tâcikler dâhil diğer direniş gruplarını silahsızlandırmaya başladı. Çeşitli grupları silahsızlandırma girişimi şiddetli muhalefete yol açtı ve birçok grup Taliban’a karşı ayaklanmaya başladı.

B. Taliban’ın Askerî Yenilgisi ve Misilleme Katliamları

Mayıs 1997’de Taliban, Afganistan’daki en büyük askerî yenilgilerinden birini yaşadı. Şehre yeni gelen Taliban güçleri, çeşitli grupların saldırıları nedeniyle yüzlerce üyesini kaybetti. Bu, Taliban’ın Mezar-ı Şerif şehrine yönelik saldırısını yeniden başlatma çabalarının temelini oluşturdu. Eylül 1997’de bir girişim daha yaptılar ve şehri kontrol etmeyi başaramadılar; ancak Mezar’dan çekilirken, Mezar’daki Bel bölgesinde ağırlıklı olarak Şiî bir mahalle olan Kızıl Abad adlı bir bölgede katliamlardan birini gerçekleştirdiler.

C. 1998 Katliamı: Kitlesel Sivil Ölümleri

Ertesi yıl, 1998’de Taliban, Mezar-ı Şerif şehrine kanlı bir saldırı başlattı; milislerin kamyonetleriyle dar sokaklarda ileri geri giderek sağa sola ateş ettikleri ve hareket eden her şeyi öldürdükleri bildirildi: dükkân sahiplerinden el arabası taşıyıcılarına, kadınlara ve çocuk alışverişçilere, hatta hayvanlara kadar. Taliban şehri başarıyla ele geçirirken 8.000’den fazla sivil katledildi. O sırada şehre veya çevresine hiçbir yabancı veya basın mensubu alınmadı ve olaydan bu yana şehirde yardım çalışması yürütmesine izin verilen çok az sayıda insani yardım kuruluşu oldu.

D. Sistematik Av, Toplu Mezarlar ve Tutuklamalar

Birkaç gün süren soykırımsal bir öldürme çılgınlığına girdiler. Kontrollerini kurmaya başladıklarında, şehrin Hazâralarını arama, öldürme ve tutuklama yönünde daha sistematik bir kampanya başlattılar. Bunu yapma biçimleri kesinlikle korkunç ve insanlık dışıydı. Kapı kapı dolaşıp o evlerde yaşayan Hazâraları tespit ediyor ve onları hedef alıyorlardı. Ailelerin ölülerini gömmesine, komşuların ölülerini gömmesine bile izin vermedikleri durumlar vardı; ölü bedenleri sokaklarda vahşi köpekler tarafından yenilmek üzere bırakıyorlardı. Yüzlerce insanı tutuklayıp hapishanelere koydular ve birkaç bin kişi öldürüldü. Human Rights Watch’a göre sonraki birkaç gün içinde Mezar-ı Şerif şehrinde en az 2.000 kişi öldürüldü; ancak başka raporlar şehirde çoğunluğu Hazâralar olmak üzere 6.000 ilâ 8.000 kişinin öldürüldüğünü göstermektedir.

VI. NEFRET SÖYLEMİ, DİNÎ MEŞRULAŞTIRMA VE TOPLU TUTUKLAMALAR

A. İki Slogan: Homojen Toplum ve Mezarlık

Taliban’ın dolaşırken kullandığı iki slogan vardı ve bunları tezahürat hâlinde söylerlerdi. Bu sloganlar bugün bile aralarında çok yaygındır ve Hazâralara karşı nefret söylemi olarak kullanılmaktadır. Bunlardan biri şuydu: “Tâcikler Tâcikistan’a, Özbekler Özbekistan’a, Hazâralar Goran’a”, yani mezarlığa. Dolayısıyla Afganistan’da yalnızca Peştunlardan oluşan homojen bir toplum inşa etme fikri, bütün Tâciklerin Tâcikistan’a, Özbeklerin Özbekistan’a gitmesi gerektiği ve Hazâralar için tek yerin mezarlık olduğu anlamına geliyordu.

Taliban rejimi sırasında yürütülen bir diğer kampanya da şuydu: “Ya Hazâra İslâm’a döner ya da ölür.” Buradaki İslâm, Hanefî mezhebine uyulması gerektiği anlamına geliyordu; dolayısıyla Afganistan’da Taliban rejimi altında Şiîlik kabul edilmiyordu ve bu, Hazâraları ortadan kaldırmak için bir bahane olarak kullanılıyordu. Şimdi yalnızca Şiî Hazâralar hedef alınmıyordu; Sünnî Hazâralar da hedef alınıyordu. Bu nedenle Hazâraların neden öldürüldüğünü ayırt etmek çok önemlidir: Bu, bir etnik grup olarak Hazâralara karşı bir savaştır; ancak Şiîlik, Hazâraların öldürülmesini meşrulaştırmak için bir bahane olarak kullanılmaktadır.

Ardından, sonraki birkaç hafta ve ay içinde Taliban, Mezar-ı Şerif şehrinden ve çevre bölgelerden binlerce Hazârayı, aralarında Afganistan yollarından ve güzergâhlarından pek çoğunu da bulunduğu hâlde tutukladı ve Afganistan’ın birçok yerinde büyük toplama kamplarına koydu.

B. Kandipuş Katliamı: Yeterince Haber Verilmeyen Bir Vaka

Büyük ölçüde yeterince haber verilmeyen bir diğer büyük katliam vakası, Taliban vahşetinden kaçıp Pakistan’a giden Hazâraların yol boyunca, Zâbil eyaletinin Şah Cûy ilçesindeki Kandipuş adlı bir bölgede katledilmesiydi. Uzun bir süre boyunca 1.500 ilâ 3.000 kişi öldürüldü.

Ben ve kardeşim Gazne’den Pakistan’a kaçtık. Gazne ile Zâbil eyaleti arasındaki sınır bölgesine, Şah Cûy ilçesine, Kapuş veya Kapipuş adlı yere vardığımızda yıkılmış bir köprü vardı. Araba durdu ve şoför bize inmemizi söyledi; çünkü arabanın bu yıkılmış köprüden geçmesi zordu. O anda 14 yaşındaydım. Bu köprünün altından geçerken çok sayıda ölü beden gördüm; birçoğu parçalanmıştı: erkekler, kadınlar, çocuklar, gençler. Hayatımda gördüğüm korkunç bir sahneydi. Bu sahneyi asla unutmayacağım; çünkü Pakistan’ın Kuetta şehrine vardığımızda geceleri uyumak benim için çok zordu; her gece... üzgünüm... yani o sahne hep benimle. 

C. Tarihî Boyunduruk ve Kimlik Algısı

1800’lerin sonlarındaki savaştan sonra Hazâraların tarihî olarak boyunduruk altına alınması, onları ülkenin toplumsal hiyerarşisinin en altında görmeye yol açtı ve uzun süre köle sınıfı veya işçi sınıfı olarak görüldüler. Bu maalesef kimlik algılarını yalnızca dışarıdan değil, içeriden de etkiledi. Farklı göründüğünüz, farklı bir dine mensup olduğunuz için sizinle alay ederlerdi; kendinizden nefret etmeye başlardınız. Bu, maalesef Hazâra topluluğu arasında çok yaygın bir şeydir.

Hazâralar artık kendilerine Hazâra diyemez oldular; “biz Afganız” demek zorunda kaldılar. Oysa Afgan halkı, o soykırımı işleyen ve hâlâ topluluğa karşı zulüm işlemeye devam eden aynı halktı. Böylece kendimizi soykırımı işleyen failler olarak tanımlamaya zorlandık. Bu çok acı, çok korkunç; bugün bile hâlâ o anlatı için, anlatının değişmesi için savaşmak zorundayız: “Biz Hazârayız, Hazâra olduğumuzu söylememize izin verilmelidir.” Ne yazık ki bugün bile bunu söylemek kabul edilebilir değil.

D. 2001 Sonrası Dönem: Kısmi İyileşme ve Kazanımlar

Taliban altında geçen kanlı yedi yılın ardından, bu süre zarfında Hazâralara karşı toplam dokuz katliam vakası yaşandı. 2001’in sonlarında ABD ve yakın müttefikleri, 11 Eylül’e yanıt olarak başlatılan küresel terörle savaş gerekçesiyle Afganistan’ı işgal etti. Amaçları bölgedeki el-Kāide’yi dağıtmak ve Afganistan’da güvenli bir operasyon üssü edinmesini engellemek için Taliban hükümetini iktidardan uzaklaştırmaktı.

Müdahalenin ardından Hazâralar, yeni hükümet tarafından statülerinde ve muamelelerinde önemli bir iyileşme gördüler. Hazâralar 2004’te anayasal haklarını kazandılar; bu, Afganistan için birlik hükümetinin kurulduğu Bonn Konferansı sırasındaydı ve Hazâralara ilk kez eğitim alma, çalışma ve eşit vatandaş olarak yaşama hakları verildi. Çok oy kullandılar; her parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimine büyük ölçüde katıldılar. Örneğin seçim sayılarına bakarsanız, her zaman seçimlere katılan kadın sayısı en yüksek olanlar Hazâralardı. Afganistan tarihindeki ilk kadın bakan bir Hazâra kadınıydı; Afganistan’daki ilk kadın belediye başkanı bir Hazâra kadınıydı; ilk kadın vali bir Hazâra kadınıydı; Olimpiyat’a katılıp yarışan ilk kadın sporcu bir Hazâra kadınıydı. Hazâra kadınları iş hayatı, girişimcilik, bilim, akademi... ne derseniz öncülük ediyorlardı. Hazâra kadınları tüm bu değişimlerin ön safındaydı.

E. Habibe Sarabî: Bir Hazâra Kadınının Öncü Rolü

Habibe Sarabî, 2005’te Bâmiyân eyaletine vali olarak atanan bir Hazâra kadınıdır; Afganistan’da herhangi bir eyalete vali olan ilk kadındır. Daha önce Kadın İşleri Bakanı, Kültür ve Eğitim Bakanı olarak görev yapmıştı. Afganistan’da kadın haklarını ve temsilini teşvik etmede etkili olmuştur. Habibe’nin olağanüstü başarıları arasında, hematolog olarak çalışması nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü tarafından bir burs ile ödüllendirilmesi de vardır. Kadınların müzakere sürecine dâhil edilmesinin daha sürdürülebilir siyasî uzlaşma sonuçlarıyla ilişkili olduğuna dair kanıtlarımız var. Afganistan’da Taliban yönetimi sırasında Dr. Sarabî ve çocukları Pakistan’a kaçtılar, ancak sık sık gizlice geri döndüler. Afganistan’da gizlice ve Pakistan’daki Afgan mülteci kamplarında kızlar için öğretmen olarak yeraltında çalıştı. Ayrıca Afganistan’daki kadınlar ve çocuklar için insani yardım kuruluşunun başkan yardımcısı oldu.

F. Eğitimde Başarı: Kânkûr ve Bölgesel Örnekler

Hazâralar eğitimde gerçekten çok başarılı oldular. Hakkında çok yazılan bir alan, Afganistan’ın 34 eyaletinin tamamında yapılan ve her yıl Hazâraların, hem erkek hem kız öğrencilerin, birinci olduğu Kânkûr olarak bilinen Ulusal Üniversite Giriş Sınavı’dır. Örneğin benim köyüm... Gazne’deki bir ilçedeki küçük bir bölgedenim. 2006’da Afganistan’dan buraya geldiğimde kızlar için okullar ilk kez açılmıştı. 2016’da geri döndüm; orada olduğum son seferde erkekler ve kadınlar, oğlanlar ve kızlar arasındaki okuryazarlık oranları eşitti ve o ilçe, Afganistan’daki diğer ilçelere kıyasla en çok eğitimli kadın yetiştiren ilçeydi.

G. 2002-2010 Arası: Koçi Saldırıları ve Yol Kesme Olayları

2002-2010 arasında Hazâracât genelinde çoğunlukla Koçiler tarafından düzenlenen silahlı saldırılar vardı; ancak aynı zamanda 2006-2007’den itibaren karayollarında Hazâralara yönelik kaçırma olayları başladı. 2010’dan itibaren bu daha karmaşık bir hâl aldı; çünkü Taliban intihar saldırıları ve Hazâraları öldürmenin çok daha vahşi yollarını kullanmaya başladı. Kâbil’i Bâmiyân’a bağlayan Kâbil karayolu, Meydan Vardak’tan geçer; “De Meydan” denilen o bölgede Taliban, Hazâraları en vahşi şekillerde kaçırdı ve öldürdü; bazen uçurtma ipiyle Hazâra yolcularını boğazladılar. Bu yıllarca sürdü ve bu vahşetler nedeniyle Meydan Vardak’taki bu yer “Ölüm Vadisi” veya “Ölüm Yolu” olarak anılır.

H. 16 Temmuz 2016: Kitlesel Sivil Hareket ve İkiz İntihar Saldırısı

16 Temmuz 2016’da Hazâralar, Afganistan tarihindeki en büyük sivil hareketlerden birine öncülük ettiler; binlerce, hatta milyonlarca kadın, erkek ve öğrenci Kâbil sokaklarında, aslında ülke genelinde yürüdü ve adalet ve eşitlik talep etti; ayrımcılık olmayan bir ülke istediler. 16 Temmuz 2016’daki bu gösteri hedef alındı. Hedeflenen kesim çoğunlukla, belki de %90’ı eğitimli üniversite öğrencileri, yüksek lisans ve doktora mezunları ile lisans mezunlarıydı. 2016’da Hazâra topluluklarının, o dönemdeki ayrımcı bir kalkınma planına duydukları memnuniyetsizliği ifade etmek için düzenlediği protestolardan birine ben de katıldım. Ancak o protestoda ikiz intihar saldırısı oldu ve ben de yaralandım. Sağlığıma kavuşana kadar birkaç ameliyat geçirdim. Benim için travmatikti, son derece travmatikti. Çok kanlı bir saldırıydı. Topluluk kaynaklarından gelen diğer raporlar, o saldırıda 100’den fazla kişinin öldürüldüğünü ve 500’den fazla kişinin yaralandığını söylüyor.

Patlamadan hemen sonraki durum çok kanlı, neredeyse kıyamet gibi bir sahneydi. Orada duruyordum; şarapnel parçası almıştım ama hemen fark etmedim. Etrafıma bakıyordum ve herkesin yere düştüğünü görüyordum. Kalabalıkla dolu bir meydandı; ama birden hepsinin yerde yattığını görüyorsunuz ve bir an için bir sessizlik oluyor. Ardından feryatlar, ağlamalar, gürültü ve insanların her yöne kaçışması... Sonra güvenlik güçlerinin başlattığı kör ateş... Ondan sonraki sahneler çok çok şok ediciydi; çünkü kanlar içinde insanlar görüyordunuz, hâlâ nefes alan, yardım için haykıran insanlar görüyordunuz; ama olay yerinde yeterli bir kurtarma operasyonu göremiyordunuz. Yaralıların, birbirlerinin üstüne yığılmış insanların kamyonetlerin arkasına atılıp şehrin dört bir yanındaki hastanelere taşındığını görüyordunuz. Evet, çok travmatikti, çok travmatik.

I. Şubat 2020: ABD-Taliban Anlaşması ve Çöküşün Yolu

Şubat 2020’de Trump yönetimi ile Taliban, o dönemki Afgan hükümetinin katılımı olmadan Katar’da ABD-Taliban anlaşmasını imzaladı. Anlaşma, hem ABD hem de Taliban için savaş kısıtlamaları getiriyor ve Taliban’ın terörle mücadele taahhütleri karşılığında tüm ABD ve NATO güçlerinin Afganistan’dan çekilmesini öngörüyordu. Trump yönetiminin ABD-Taliban anlaşması ve ardından Biden yönetiminin Eylül 2021’e kadar tüm ABD askerlerini geride hiçbir güç bırakmadan çekme kararı, Afgan Ulusal Güvenlik Güçleri’nin (ANSF) çöküşüne neden olan iki kritik olaydı. Anlaşmanın ardından ABD, hava saldırılarının sayısını çarpıcı biçimde azalttı ve güvenlik güçlerini Taliban isyanıyla savaşmada kritik bir üstünlükten mahrum bıraktı; bu da Taliban’ın 15 Ağustos 2021’de Kâbil’i ele geçirmesine yol açtı.

J. 2021 Sonrası: Uzun Süreli Bir Mesele ve Sistematik Dışlama

2021’de Taliban’ın Afganistan’ı ele geçirmesi ve Hazâralarla ilişkileri bakımından bu, bir gecede ortaya çıkmış bir mesele değil, çok uzun süreli bir meseledir. Önceki Taliban rejiminin Hazâralara karşı saldırılarından ve şiddetinden bazılarını zikrettik; ideoloji 2001 sonrasında da aynı kaldı. Taliban iktidarda olmasa da Afganistan’da aktif olarak orduya karşı savaşıyor, bazen belirli ilçeleri ve eyaletlerin bazı kısımlarını talep ediyor, bazen de askerî çatışmalarda bunları kaybediyordu. Yani son 20 yılda her zaman bir Taliban varlığı vardı; iktidarda olmasalar da söylemlerinin herhangi bir şekilde değiştiğine dair hiçbir işaret yoktu.

Geçen yaz özellikle şunu gördük: Taliban’ın iktidarı ele geçirmesinden önceki haftalarda Gazne eyaletinde Hazâra sivilleri öldürüldü ve bu, Uluslararası Af Örgütü tarafından katliam olarak rapor edildi. Ağustos ayında ise Daykundi eyaletinde Hazâra sivilleri katledildi ve o zamandan beri aynı eyaletten Hazâra sakinlerinin zorla tahliyeleri yaşandı. Taliban’ın Afganistan’ı ele geçirmesinden birkaç gün sonra, önemli Hazâra siyasî lideri Mezârî’nin heykeli Bâmiyân’da yıkıldı. Bu çok sembolik bir hamleydi; çünkü Mezârî aslında 1995’te Taliban tarafından öldürülmüştü. Bu, Taliban’ın Hazâra yoğun bölgelerde kendini yeniden dayatması ve ideolojisinin hiçbir şekilde değişmediğini göstermesiydi.

Taliban’ın Eylül 2021’den beri kurduğu fiilî hükümet, Hazâraları her düzeyde dışladı. Şiî İslâm’a karşı ayrımcılık yapan adımları kademeli olarak attılar; Afganistan’da dinî bir kimlik olarak Şiîliğin açık siyasî ifade alanını kapattılar. Raporlar var ki Kâbil’de ve eyaletlerde çeşitli hükümet kurumlarından yüzlerce Hazârayı, hükümet memuru olarak çalışan Hazâralar dâhil, görevden aldılar ve kovdular. Ayrıca esasen Hazâra bölgelerine, Afganistan genelinde çoğu ilçeye ve yönetime Peştunları atadılar. Şu anda konuştuğumuz sırada Afganistan’da tek bir Hazâra bakan yok; oysa Şiî Hazâralar Afganistan nüfusunun en az dörtte birini oluşturuyor. Afganistan’da tek bir Hazâra vali yok; Afganistan güvenlik sektöründe herhangi bir otorite konumunda görev yapan tek bir Hazâra veya Şiî yok. Özellikle eyalet altı düzeyde bakarsanız, bir grubun diğer bir grup tarafından boyunduruk altına alınmasını açıkça görebilirsiniz: Çoğunlukla Şiî Hazâraların, çoğunlukla Sünnî Peştun bir grup tarafından boyunduruk altına alınması; ülkedeki birçok Hazâra ilçesinde ve eyaletinde.

K. 15 Ağustos Sonrası: Saldırılar, Katliamlar ve Zorla Yerinden Etme

15 Ağustos’ta Taliban’ın iktidarı ele geçirmesinden bu yana Hazâralar, belgelediğimiz 60’tan fazla saldırıya ve en az iki, aslında en az üç katliam vakasına maruz kaldı. 2021’de Gazne eyaletinin Mâlistân ilçesinde Hazâralara yönelik bir katliam vakası, 2021’in sonlarında Daykundi eyaletinde bir başka vaka oldu. Ancak daha yakın zamanda Ser-i Pol eyaletinin Bihsûd ilçesinde başka katliam vakaları yaşandı; bu hâlâ gelişen bir durum. Buna ek olarak Hazâralar, Kâbil dâhil beş veya altı eyalette en az altı zorla yerinden edilme vakasıyla karşılaştı.

L. Yeni Dönem: Vahim Tablo ve Ailevi Etkiler

Taliban’ın iktidarı ele geçirmesiyle başlayan yeni dönem, Hazâralar için daha kasvetli görünüyor. Ailem ve Afganistan’daki herkes için durum çok vahim. Hiçbir şekilde katlanılabilir bir durum değil. Kız kardeşim işe gidemiyor; kız kardeşim ve annem, eskiden sahip oldukları hareket özgürlüğüne sahip değiller. Kardeşlerim, eskiden sahip oldukları eğitime erişemiyorlar.

M. Britanya Parlamentosu Soruşturması: “Ağır Çekim Soykırım”

Britanya parlamentosuyla işbirliği içinde çalışıyoruz; birkaç Britanyalı parlamento üyesi Hazâraların durumu hakkında bir soruşturma başlattı. Sözlü duruşmalarımız ve tanıklıklarımız sırasında uzmanlar, bunun “ağır çekim bir soykırım” olduğunu ve Taliban rejimi altında tam kapsamlı bir soykırım riski bulunduğunu söylüyorlar. Tekrar vurgulamaktan vazgeçemem: Bu, Hazâralara karşı bir savaştır; özellikle Hazâraları hedef alıyorlar ve öldürmelerini meşrulaştırmak için Şiîliği bahane olarak kullanıyorlar.

N. Bölgesel ve Uluslararası Aktörler: Simbiyotik İlişkiler ve Güvenlik Açığı

Hindistan Şiileri

Hindistan Şiileri 

 Belgesel 

4 Eki 2016

 https://www.youtube.com/watch?v=mx19SV3kmis  

Giriş

Hindistan'daki Şiî nüfusu bugün 45 milyonun üzerindedir ve bu rakam, İran'dan sonra dünyanın en büyük ikinci Şiî nüfusunu teşkil etmektedir. Nüfusunun çoğunluğu Şiî olan pek çok kasaba ve köy mevcuttur; toplam Şiî nüfusunun yaklaşık onda birini Seyyidler oluşturmaktadır. Bu Seyyidlerin birçoğu, Hz. Peygamber'in doğrudan soyundan gelmeleri sebebiyle maruz kaldıkları zulümden kaçmak için 11. ile 16. yüzyıllar arasında Hint alt kıtasına hicret etmiştir.


Hindistan'da Şiîliğin Kökenleri
Tarihî kayıtlar, Müslümanların Hindistan coğrafyasına intikalinin Hz. Peygamber dönemine kadar uzandığını göstermektedir. Bu süreçte ticarî faaliyetler amacıyla bölgeye seyahat eden Müslüman tüccarların bir kısmı buraya yerleşmiş, bu hareketlilik Hz. Peygamber’in vefatından sonra da devam etmiştir. Rivayetlere göre, Kuzey Hindistan’ın Hanefî Müslümanlar tarafından fethedilmesinden önce de bölgede İslâmiyet’i benimseyen yerel topluluklar vardı.
Rivayetlerde, Hz. Ali’nin bu toplulukla bir ahit yaptığı iddia edilmektedir. Söz konusu topluluğun Şiî inancını benimsediği ve Ehl-i Beyt sevgisinin bölgede var olduğu belirtilmektedir.  Zamanla bu topluluğun soyundan gelenler Şiî inancından ayrılarak Hanefî Sünnî inancını tercih etmiştir.




Efsaneye göre, Kuzey Hindistan bölgelerine bir ziyareti sırasında Hz. Ali, bugünkü Haydarâbâd'da bulunabilen bir el izi bırakmıştır.

Sultan Muhammed Kulı Kutubşah (1580-1612) tarafından yeni başşehir olarak 1590 yılında inşasına başlanan Haydarâbâd şehri ismini Hz. Ali’nin lakabından almıştır.

Resmî bir fetih gerçekleşmemiş olsa da, bazı tarihçiler Hz. Ali'nin hilâfeti döneminde Arap ordularının Sind sınırlarını aştığını, bunun da Sind'in Câtları (Zutt) arasında Hz. Ali'ye  bağlılık geliştirdiğini iddia etmektedir. Bazıları ona tanrısallık (rubûbiyyet) bile atfetmiştir.

el-Keşşî’nin İhtiyâru Ma‘rifeti’r-Ricâl’inde kayıtlı bir rivayette yer almaktadır. Keşşî'nin verdiği bilgilere göre; Sind bölgesinden gelen Zutt (Cat, Jat) halkından olan yetmiş kişi, Cemel Vakası (36/656) sonrasında Basra'da Hz. Ali için rablik (rubûbiyyet) iddiasında bulunmuştur. Keşşî bu bilgileri, Sebeiyye fırkasının kurucusu olan Abdullah b. Sebe hakkındaki nakillerin hemen devamında zikretmektedir (el-Keşşî - et-Tûsî 1427, 325).

 في السبعين رجلا من الزط الذين ادعوا الربوبية في أمير المؤمنين  

 عن أبي جعفر عليه السلام قال: ان عليا عليه السلام لما فرغ من قتال أهل البصرة: أتاه سبعون رجلا من الزط فسلموا عليه و كلموه بلسانهم فرد عليهم بلسانهم. و قال لهم: اني لست كما قلتم أنا عبد الله مخلوق، قال، فأبوا عليه و قالوا له أنت أنت هو، فقال لهم: لئن لم ترجعوا عما قلتم في و تتوبوا الي الله تعالي لأقتلنكم. قال: فأبوا أن يرجعوا و يتوبوا، فأمر أن تحفر لهم آبار فحفرت، ثم خرق بعضها الي بعض ثم فرقهم فيها ثم طم رءوسها ثم ألهب النار في بئر منها ليس فيها أحد فدخل الدخان عليهم فماتوا. 

اختيار معرفة الرجال رجال الکشي - الطوسي

https://lib.eshia.ir/14015/1/325

 

Emevî ordusu Muhammed b. Kāsım es-Sekafî (ö. 96/715) komutasındaki Müslümanların Hindistan fetihleriyle 92-96 (711-715) yılları arasında Sind ve Multan'ı ele geçirmiştir. 


Hicret ve İlk Yerleşim

Şiî topluluklar, özellikle de Hz. Peygamber'in soyundan gelenler ve Ehl-i Beyt'ten olanlar, hem Emevîler hem de Abbâsîler'den kaçanlar bu hicretlerde öne çıkmıştır. En büyük hicretlerden biri, Haccâc b. Yûsuf'un (ö. 95/714) yönetimi sırasında gerçekleşmiştir. Özellikle Sâdât, alt kıtaya doğru yola çıkmıştır.

Haccâc b. Yûsuf Irak'ı yönettiği dönemde (694-714), Ehl-i Beyt mektebinin takipçilerinin birçoğu İran'a, aralarından bir grubun Hindistan'a geldiği söylenmektedir.

Şiîlerin Sind bölgesine girişleri geç Emevî ve erken Abbâsî döneminde başlamıştır. 

Hicret tarihindeki bir diğer kırılma noktası Abbâsî döneminin sonu olup Bağdat'ın Hülâgû ve orduları tarafından yağmalanmasıdır. Pek çok insan katledilmiş ve Hülâgû ardından İran'a yönelmiş, orada nüfuz kazanmaya başladıkça insanlar canlarını kurtarmak için kaçmıştır. İran'da İsfahan ve Şiraz'da yaşayan Ehl-i Beyt takipçilerinin birçoğu Hindistan'a hicret etmiştir.

Multan'da İsmâilîler ve Fâtımî Etkisi

Şiî olan İsmâilîler Fâtımî hanedanını (909-1171) kurmuştur. Fâtımîler ile Abbâsîler arasında büyük siyasî rekabet vardı; Abbâsîler Multan'ı yönetmek için asker göndermiştir. Fâtımîler ise bölgede iktidar arayışıyla Multan'a bir heyet göndermiştir. Fâtımîler iktidarı ele geçirmeyi başarmış ve Multan'ı yönetmiştir. Bölgede okunan Cuma hutbeleri, Fâtımî Hilâfeti ve Kahire'dekilere uygun şekildeydi. Ayrıca sikkelerin Mısır sikkeleri örnek alınarak basıldı. Yerlilerin Şiî inancını benimsediği ve ezanda "Hayye ale'l-felâh" ifadesini tesis ettiği de söylenmektedir.

347/958 yılında Multan’da İsmailiyye mezhebine davete çalışan bir davetçi faaliyet gösteriyordu. Ancak Karmatî görüşlere meyleden davetçi Fatımi yönetimi değiştirmeye çalışırken bir at binme kazasında öldü.

Fâtımî halifesi   el-Muizz-Lidînilâh (319-365/931-975) döneminde (953-975) Celem (Halam, Halîm) b. Şeybân adlı dâî Mültan’da İsmailiyye yönetimini kurdu. 354/965'te gönderilen Sicillü’l-Muʿiz ilâ Celem b. Şeybân adıyla kayda geçirilen mektupta yapılanlar takdir edilmekteydi.


375 (985) yılında şehri gören el-Makdisî ‘ye göre Multan halkı Şiîdir; ezanda 'Hayye alâ hayri'l-amel' derler ve kameti çift çift söylerler. Kasabaları Ebu Hanife mezhebine [Sünnî/Hanefî] mensup fakihlerden de yoksun değildir. Multan’da hutbeyi Fâtımî (halifesi) adına okurlar. Onun emri olmadan hiçbir işi halletmezler, hiçbir işi çözmezler (hiçbir tasarrufta bulunmazlar). Elçileri ve hediyeleri sürekli Mısır’a gider. O (Fâtımî halifesi/veya buradaki emirlik), güçlü ve adil bir sultandır. (Makdisî, Ahsenü’t-Tekāsîm).

وأهل الملتان شيعة يهوعلون   في الأذان ويثنون في  الاقامة ولا تخلو القصبات من فقهاء على مذهب ابى حنيفة 

واما بالملتان فيخطبون للفاطمىّ ولا يحلّون ولا يعقدون الّا بامره وابدا رسلهم وهداياهم تذهب الى مصر وهو سلطان قوىّ عادل

Gazneli Mahmud Mültan’ı yedi günlük bir muhasaradan sonra zaptetti (396/1006) ve İsmâilîler dışındaki halka eman verdi; şehrin hâkimi Karmatî Ebü’l-Fütûh Dâvûd b. Nasr Serendib’e kaçtı. 

غزا السّلطان يمين الدولة المولتان. وكان سبب ذلك أنّ واليها أبا الفتوح نقل عنه خبث اعتقاده، ونسب إلى الإلحاد، وأنّه قد دعا أهل ولايته إلى ما هو عليه، فأجابوه.

Sultan Mahmud, mühtedi Hindu kumandanı Suhpal’ı (Nevasaşah) yönetici olarak bırakıp şehirden ayrıldıysa da kısa bir süre sonra Suhpal irtidad ederek ayaklandı. Bunun üzerine Gazneli Mahmud, 398’de (1008) ve arkasından Ebü’l-Fütûh’un tekrar ele geçirmesi sebebiyle 400’de (1010) şehri zaptetti. Gazneliler devrinin sonlarına doğru İsmâilîler zaman zaman Mültan’a hâkim olmak için harekete geçtilerse de bir başarı kazanamadılar. Nihayet 571’de (1175-76) Gurlular’dan Muizzüddîn (Şihâbüddîn) Muhammed b. Bahâiddîn Sâm (ö. 602/1206) bölgede kesin Sünnî hâkimiyetini tesis etti (DİA, Mültan). 



İsmaililer güneye, başkentleri Mansûre olmak üzere Hebbârîler Emirliği'nin (854-1024) topraklarına gittiler. Mansûre halkı Zâhiriyye mezhebine mensuptu. İsmailîlik,  daha sonraki yüzyıllarda Sind'i yönetecek olan Sumra hanedanının (1026-1351) mezhebi oldu.

المنصورة، وكان صاحبها قد ارتد عن الإسلام، فلمّا بلغه خبر مجيء يمين الدولة فارقها واحتمى بغياض أشبة، فقصده يمين الدولة من موضعين، فأحاط به وبمن معه، فقتل أكثرهم، وغرق منهم كثير، ولم ينج منهم إلّا القليل.


Delhi Sultanlığı ve Sûfî Yayılım

Muhammed b. Sâm, Delhi'yi ve Kuzey Hindistan'ın geniş topraklarını, Dekken bölgeleri dâhil, ele geçirdi.  Delhi Sultanlığı’nın kurucusu Kutbüddin Aybeg (ö. 607/1210) iktidarı ele geçirerek Delhi'nin ilk sultanı (1206-1210) olmuştur. Hindistan’da Delhi merkez olmak üzere kurulan ve çoğu Türk asıllı hânedanlar tarafından idare edilen sultanlık Delhi Sultanlığı (1206-1526), Hint alt kıtasının geniş bölgelerine yayıldı. Bu dönemde Müslüman dünyasının çeşitli bölgelerinden Hindistan'a kitlesel Müslüman göçü yaşanmış, Sûfî geçmişe sahip olanlar da bu göçe dâhil olmuştur.


Çiştiyye tarikatının kurucusu Muînüddîn Hasen el-Çiştî (ö. 633/1236) gibi önde gelen Sûfî velîler Hindistan'a gelmiştir. Muînüddin Çiştî, Hz. Peygamber'in soyundan gelmekteydi. Ehl-i Beyt'in sevilmesi ve Hindûların İslâm'a dönüşünde etkili olmuştur.

Çiştî’nin dergâhının bulunduğu Ecmîr’in Melve bölgesi Delhi sultanı Muhammed b. Tuğluk (1325-1351) ziyaret etmiştir. Bâbürlü hükümdarları Çiştî’nin türbesine büyük hürmet göstermişlerdir. 


Tarihî kayıtlar, Taragarh tepesinin zirvesinde Muînüddin Çiştî'nin dergâhına yakın bir konumda, Hindistan'ın ilk İmâm-bârâlarından birinin Taragarh Kalesi yakınında bulunduğunu anlatmaktadır.


Delhi sultanlarının en büyüklerinden biri Tuğluklu döneminde  (1320-1414)  hanedan, Şiîleri ve İsmâilîleri baskı altına alan katı bir Sünnî olan kurucu Fîrûz Şah Tuğluk'un (ö. 790/1388) saltanatı  (1351-1388) sırasında, ülkede Şiîlere yönelik baskı ciddi şekilde başlamıştır. Bölgeye hicret etmiş olan Şiîlerin birçoğu artık canlarını korumak için takıyye  uygulamak zorunda kalmıştır.

Behmenî Sultanlığı

Tuğluk hanedanının kurucusunun oğlu Muhammed Tuğluk, Dekken bölgesinin kontrolünü ele geçirmek için Delhi'nin güneyine yürümüştür. Bölgenin idaresini Alâeddin Hasan Behmen Şah’a (1347-1358) vermiştir. 1347'ye gelindiğinde Alâeddin Bahman Şah isyan edip bağımsızlık ilan ederek kendi sultanlığını kurmuştur.



Behmenîler (1347-1527), Sünnî olduklarını iddia etseler de, bazı tarihçiler takıyye altında yaşayan Şiî olabileceklerine inanmaktadır. Behmenî sultanları,  Muharrem ile Âşûrâ merasimlerini başlatan Sûfî Şâh Nimetullāh-ı Velî'nin  (ö. 834/1431) soyundan gelenlerle yakın ilişki içindeydi.

Behmenî sultanları tarafından İmâm-bârâ da inşa edilmiştir. İmâm-bârâ (veya İmambargah), Hindistan'da Şii Müslümanların Muharrem ayı başta olmak üzere dini törenleri, taziyeleri ve Kerbela şehitlerini anma merasimlerini (Azadari) gerçekleştirdikleri binadır. Bu dönemde Hindistan'a pek çok Şiî gelmiştir. 1490'dan itibaren, sonraları Dekken Sultanlıkları olarak bilinen beş hanedan ayrılıp bağımsızlık ilan etmiştir. Behmenîlerin varisi konumunda olan Dekken Sultanlıkları olarak Bijapur merkezli kurulan Adilşâhîler (1489-1686), Golconda merkezli kurulan Kutubşâhîler (1512-1687) ve Ahmadnagar merkezli kurulan Nizamşâhîler (1490-1636)  Şiî yöneticileri olan devletlerdir. Sünni olan Berar merkezli kurulan İmâdşâhîler (1484-1572) ve  Bidar merkezli kurulan Berîdşâhîler (1492-1619) ile beş Dekken sultanlığı ortaya çıkmıştır.

Bunlar arasında Âdilşahlar ve Nizamşahlar ile Kutubşahlar, İran'daki Safevîleri örnek alarak Şiîliği fiilî devlet dini olarak tesis etmiştir.

Ahmednagar Nizamşahları 1490'da Ahmed Nizâmülmülk tarafından kurulmuştur.

 Nizamşâhîler yönetimi sırasında Şah Tâhir, Nizamşahî sultanı Burhân Nizam Şah (ö. 961/1554) üzerinde derin bir etki bırakan bir Şiî âlimiydi. Çeşitli meseleleri tartıştıktan sonra sultan, diğer önde gelen âlimlerle bir münazara düzenledi. Şah Tâhir diğer âlimleri  yendi ve ardından sultan Şiî mezhebini kabul etti.

Burhân Nizam Şah ardından Şiîliği devlet dini yaptı ve binlerce kişi bu mezhebe girdi. Pek çok Şiî Ahmednagar'a gelip yerleşti. Zamanla bu Şiîlere hükümette saygın verildi. 

 Golkonda ve Kutubşahî Hanedanı

Behmenî krallığı dağılmaya başladığında Kuli Kutub Şah bağımsızlık ilan etti ve Golkonda'yı başkent yaparak Kutubşâhîler (1512-1687) devletini kurdu. 

https://islamansiklopedisi.org.tr/kutubsahiler

Dekken'de en uzun ömürlü Şiî hanedanı Kutubşâhîler oldu. Kurucu Kuli Kutub Şah, Türkmen kabilesindendi. Âşûrâ gibi Fars Şiî merasimleri icra edildi.

Tarihçiler, Hz. Hüseyin'in hatırasına inşa edilen mescit ve İmâm-bârâlar ile merasimleri anlatır. Muhammed Kuli başkenti Bhavnagar olarak bilinen bir bölgeye taşıdı ve Hz. Ali'ye hürmeten şehrin adını Haydarâbâd olarak değiştirdi.

Muhammed Kuli Kutub Şah, Muhammed Mir Mümin'i başveziri olarak atadı. 


Bir mimar ve dindar bir âlim olan Mir Mümin, Haydarabad şehrinin planında, Meşhed'deki İmam Rızâ türbesini esas aldı. 1591 yılında inşa edilen Çârminâr 56 metre yüksekliğinde dört minaresiyle bilinir ve bazı yorumcular onun Kerbelâ'daki Hz. Hüseyin türbesine benzetir.  Diğer bir yoruma göre dört minare dört halifeyi simgeler.

Çâr Mînâr (Dört Minare), Haydarâbâd

Kutubşahîlere ait mimarî stiller vardır. Kubbenin içinde, Allah, Muhammed ve Ali isimleriyle bir âlem şeklinde simetrik olarak yerleştirilmiş oymalar bulunur.  Çârminâr'a bitişik olarak Mekke Mescidi bulunur.  Badşahî Âşûr-hâne, şehirdeki en eski İmâm-bârâdır.  Sultanlık, Hz. Peygamber'in ve Hz. Ali'nin doğumunu ve Kadir Gecesi'ni resmî bayram günleri ilan etmiştir.

Abdullah Şah'ın saltanatı sırasında Kerbelâ'dan Golkonda'ya önemli bir emanet getirilmiştir. Bu emanetin, Hz. Zeyneb'in definden önce eşi tarafından son gaslinin yapıldığı tahta bir parça olduğu söylenmektedir. Bu emanet, Allah, Muhammed ve Ali'nin Arapça harfleriyle bir hatlı âlem içinde muhafaza edilmiştir. 

Bu âlemin Hindistan'daki en eski âlem olduğu söylenmektedir. Her yıl Muharrem'de, bu âlemin Dâbîrpur'daki Ali Bâbâ'dan alınıp Dârûşşâ'daki Âşûr-hâne'de İmam Hüseyin adına yerleştirildiği bir alay düzenlenmektedir.

Kutubşâhîler’in egemenliği sırasında İran Safevî Şahlarının isimleri, Haydarabad'ın camilerindeki Cuma hutbelerinde okunuyordu.

İran, Haydarabad’a özel bir ilgi göstermektedir. İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, Haydarabad'ı ziyaret ett (28 Ocak 2004).

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Haydarabad'ı ziyaret edip Mekke Mescidi’nde Cuma namazı kıldı (15 Şubat 2018).

Bâbürlü İmparatorluğu ve Şiî Bağlantısı

Dekken'de Şiîler bölgeleri yönetirken Delhi'de yeni bir yönetim ortaya çıkmaktaydı. Bâbürlüler, Kuzey Hindistan'da güçlü bir imparatorluktu. 1526'da Bâbür I. Panipat Savaşı'nda Delhi Sultanlığı'nın son hükümdarı İbrâhim Lûdî'yi yendi. 

Bâbür'ün büyük oğlu Hümâyûn  (ö. 963/1556) 1530'da ikinci Bâbürlü imparatoru oldu. Bihar'dan imparatorluğa saldıran Sûrîler’in kurucusu (1540-1564) Şîr Şah Sûrî (ö. 952/1545) ile karşılaşınca Hümâyûn önce Keşmir'e, sonra Kâbil'e, ardından İran'daki Şiî Safevîlerin başkenti Tebriz'e kaçmak zorunda kaldı. 


Hümâyun Şah’ın İran'da bulunduğu dönemde (1540-1555) Şîr Şah, Bihâr’daki Patna şehrini merkez yaptı. Kuzey Hindistan’ın yeni hâkimi oldu.

O sırada İran'ı Şah I. Tahmasb yönetmekteydi ve Hümâyûn'u sıcak karşıladı. Hümâyûn İran'da yaklaşık on iki yıl kaldı ve bu dönemde Şiî kültüründen etkilendi. 1555'te Hümâyûn 12.000 İranlı Şiî askerle Delhi'ye yürüdü. Şîr Şah Sûrî ve oğlu İslâm Şah'ın ölümü Sûrî hanedanını dağınıklığa sürüklemiştir. Bu, Hümâyûn ve babası Bâbür'ün hizmetinde de bulunan Şiî komutanı Bayram Han (1504-1561) komutasındaki Şiî Fars ordusunun yolunu açtı. Şii olan Bayram Han, Farsça şiirlerinde Hz. Ali ve Ali el-Rıza'yı övmektedir. 

Delhi'yi geri alan Hümâyûn kısa süre sonra öldü. Yerine İranlı Şiî eşi Hamîde Bânû'dan doğan oğlu Ekber geçti. 

Hamîde Bânû

Ekber henüz 12 yaşındayken Bayram Han nâibi olarak atandı.

Bayram Han, Hümâyûn'un ölümünden sonra Delhi'yi geri almak için fırsat bilen kuzeyden Hindû komutan Hemu'ya karşı II. Panipat Savaşı'nda (5 Kasım 1556) Bâbürlü kuvvetlerine komuta etti.  Ali Kuli Han, Bayram Han ve diğer  komutanlar gibi Ekber'in sarayındaki pek çok Şiî bulundu. Bayram Han'ın oğlu Abdürrahîm Han (1556-1627) da devlette görev aldı.


Ekber'in annesi Hamîde Bânû, nâibi Bayram Han ve sarayındaki devlet adamlarının bazısı Şiî idi.  Ekber'in sarayında özel bir yere sahip dokuz âlimden dördü Şiî idi. Bunlar Feyzî, Ebülfazl, Bayram Han'ın oğlu Abdürrahim Han ve Urfî idi. 

Çiştiyye tarikatının kurucusu Muînüddîn Hasen el-Çiştî'nin  (ö. 633/1236) türbesi Ekber tarafından  yürüyerek ziyaret edilirdi.  

Eşi Meryem Zamân  Begüm, Cihangir'e hamileyken onu Şeyh Selîm Çiştî'nin (1478-1572) zâviyesinde yaşamaya gönderdi ve oğlu doğduğunda ona bu velînin adını verdi. 

Ekber okuma yazma bilmiyordu. Ancak insanlar Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin şiirlerini okuduğunda ağlardı.


Kâdî Nûrullāh Şüşterî (ö. 1019/1610)

Kâdî Nûrullāh Şüşterî, Şiîler arasında Şehîd-i Sâlis (Üçüncü Şehit) ünvanıyla bilinir. 956’da (1549) yılında İran’ın Hûzistan eyaletinin merkezi olan Şüşter’de (Şûşter, Tuster) doğan Şüşterî, çocukluk döneminde ilk eğitimini babasından ve Abdürrahîm eş-Şüşterî’den aldı. yılında Meşhed’e giderek burada on yılı aşkın bir süre Abdülvâhid b. Ali et-Tüsterî başta olmak üzere dönemin önde gelen âlimlerinin derslerini takip etti. Meşhed’de meydana gelen iç karışıklıklar yüzünden Kasım 1582'de (H. 990 Şevval) Hindistan’a göç eden Şüşterî, Bâbürlü Hükümdarı Ekber Şah’ın hizmetine girdi. Şüşterî Hindistan’da kendisini Şâfiî olarak tanıttı ve hükümdar tarafından Lahor kadısı olarak tayin edildi. Bu görevini Ekber Şah'ın oğlu Cihangir Şah zamanına kadar sürdürdü.

Abdülhay el-Hasenî'nin verdiği bilgilere göre Şüşterî aslında Şiî olmasına rağmen bu inancını gizli tuttu (takiye yaptı) ve gizli tuttuğu Şîa mezhebine göre hüküm verdiği halde güçlü kabul ettiği delile göre dört Sünnî mezhepten biriyle hükmettiğini ileri sürdü. ğİhkāku’l-hak ve Mecâlisü’l-mü’minîn adlı eserlerinde Sünnî Eş‘ariyye mezhhebi hakkında çok ağır ithamlarda bulundu. 


Şüşterî'nin Mecâlisü’l-mü’minîn adlı eseri ele geçiren bir âlimin kitabı Cihangir Şah’a arz etmesi üzerine çok hiddetlenen sultanın emriyle kendisine dayak cezası  uygulanırken Agra’da öldü. Oğlu Alâülmülk Muhammed Ali babasının 26 Rebîülâhir 1019 (18 Temmuz 1610) tarihinde saltanat merkezi Agra’da öldüğünü belirtir. Ekberâbâd, Agra’nın diğer adıdır.

https://islamansiklopedisi.org.tr/susteri

 Ekber  onu Keşmir'e gönderdi.


Ekber vefat edip Cihangir  (ö. 1037/1627) tahta olduğu dönemde (1605-1627) iklim değişmiştir.  Fars Şiîlerin birçoğu muhtemelen Şiîlerin bağımsız olarak yönettiği Dekken'e yerleşmişti. Bâbürlü merkezinde Sünnîler giderek daha  etkili hâle geldi.

Cihangir ve Nûr Cihân Dönemi

Cihangir'in eşi Nûr Cihân (1577-1645) Şiî idi. Adına sikke basılır ve bağımsız olarak divan toplardı. Bu dönemde Muharrem ritüellerinin yaygın şekilde icra edildi. Cihangir'in oğlu Şah Cihân'ın  (1628-1658) eşi Mümtaz Mahal unvanı ile bilinen Ercümend Bânû Begüm (ö. 1040/1631) Şiî'dir. Vefatı üzerine mezarı üzerine bir türbe olarak Tâc Mahal inşa edilmiştir.  


Mümtaz Mahal'in oğlu Pâdişâh-ı Gāzî Âlemgîr Ebü’l-Muzaffer Muhammed Muhyiddîn Evrengzîb (ö. 1118/1707) Sünnî idi. Evrengzîb döneminde (1658-1707)  Bîcâpûr Sultanlığı'nı ve Golkonda Şiî Kutubşahları yıktı ve Dekken'deki Şiî yönetimlerine son verdi. 

Evrengzîb'in saltanatı sırasında imparatorluk yeniden siyasî güç kazandı. Ancak 1707'deki ölümü Bâbürlü İmparatorluğu altında birkaç Şiî krallığının ortaya çıkmasına yol açmıştır.


 Eved (Awadh, Oudh) ve Şiî Nevvâblık Yönetimi


Nevvâblar olarak bilinen Şiî hanedanı, 17. ve 18. yüzyıllarda Avadh, Rampur ve Batı Bengal bölgelerinde iktidara yükselmiş; burada pek çok İmâm-bârâ ve mescit inşa etmiş ve Muharrem merasimlerini büyük ölçüde teşvik etmiştir. Alt kıtada Şiîliğin gelişimi üzerindeki en büyük etki, Avadh'da 135 yıllık Şiî yönetimi tarafından yapılmıştır. 1722'de Avadh'ın Bâbürlü valisi Muhammed Emîn Mûsevî, Bâbürlülerden fiilî bağımsızlık elde etmiştir. Soylu ve zengin ailesi İmam Mûsâ el-Kâzım'a dayanan bir Fars Şiîsiydi. Şiîliği devlet dini ilan etmiş ve Şiî medreselerinin gelişimine cömertçe harcama yapmıştır. Avadh nevvâbları Irak'taki türbe şehirlerine büyük saygı göstermiş ve onlara muazzam miktarlarda himaye ihsan etmiştir.


Bu dönem Hindistan'da Şiî yönetiminin yenilenmesini işaret etmiştir. İmâm-bârâlar, mescitler ve Muharrem merasiminin her inançtan insanı cezbettiği taklit türbelerin inşasına büyük meblağlar harcanmıştır. Bunlar, Âsafüddevle'nin Avadh devletinin başkentini Feyzâbâd'dan Leknev'e taşımasının ardından hiç olmadığı kadar resmîleşmiştir. Bâbürlü mimarisiyle rekabet etme hırsı, Âsafî İmâm-bârâ ve mescit kompleksini inşa etmesine yol açmıştır.


Her yönüyle benzersiz olan bu yapılar, geçmiş günlerdeki Şiî otoritesinin ve ihtişamının bir hatırlatıcısı olarak durmaktadır. Nevvâb Âsafüddevle İmâm-bârâ içine defnedilmiş ve Hindistan'ın Şiî anlatısına katkısıyla ölümsüzleştirilmiştir. Nevvâb Âsafüddevle, Leknev söz konusu olduğunda ve Şiîliğin toplumun farklı kesimleri, farklı topluluklar ve farklı dinler arasında yayılmasında ana mentördü. Âsafüddevle gibi sonraki nevvâblar Muharrem'in anılması ve Ehl-i Beyt'in yâd edilmesi için bolca harcama yapmıştır. Ehl-i Beyt için türbelerin benzeri taklit yapılar inşa etmişlerdir.


Irak'a gidip kutsal türbeleri ziyaret edemeyen Şiîlerin büyük çoğunluğu için bu taklitler, saygı ve hürmetlerini sunma fırsatı sağlamıştır. Nevvâblar sıkı Şiî olduklarından, onların yönetimi altında yaşayanların birçoğu da Şiî inancını benimsemiştir. Taklit türbeler aynı zamanda diğer inançlardan insanları da cezbetmiş ve onlara ibadet için bir alan sağlamıştır. Şiî öğretileri ve pratikleri ayrıca şiir ve Ehl-i Beyt'in övgüsü ve anılmasında mersiyelerin halka açık okunması yoluyla yayılmıştır.


Şairler cömertçe himaye edilmiş ve hatta bazı nevvâblar Ehl-i Beyt'in anısına şiirler yazabilmiştir. Bununla birlikte, Mîr Babür Ali Enîs bu konuda önemli bir şahsiyettir. Ehl-i Beyt'i öven zamansız şiirleriyle geniş kabul görmüştür. Bu şiirler bugüne kadar farklı inançlardan insanlar tarafından okunmaktadır. Bu şekilde şiir ve mersiye okumaları, Ehl-i Beyt sevgisinin yayılmasında ayrılmaz bir çark hâline gelmiştir. Nevvâblar, dinî öğrenim için medreselere katılacak yüzlerce âlimi himaye etmiştir. Bu âlimlerin en önde geleni, Necef ve Kerbelâ'da uzun yıllar okuduktan sonra içtihad mertebesine ulaşan Âyetullah Seyyid Delîr Ali Nesarâbâdî'dir.


1755'te Leknev'e döndüğünde Hindistan'da ilk Şiî Cuma namazını tesis etmiş ve Usûlî İctihadî medrese ekolünün temellerini atmıştır. Oradan Şiîlik gerçek bir yükselişe geçmiştir. "İmâdü'l-İslâm" adlı eseri dâhil bir dizi kitap yazmıştır; bu, önde gelen Sünnî ilahiyatçı Fahreddin Râzî'nin görüşlerini reddettiği teolojik bir eserdir. Bugün Leknev'deki Şiî topluluğunun doğrudan torunu ve sözcüsü Seyyid Kalbevved, atası Âyetullah Seyyid Delîr Ali'nin mirasını sürdürmekte ve Âsafî Mescid-i Ali'de Cuma namazlarını yönetmektedir.


Âyetullah Delîr Ali, Leknev'de bir fıkıh öğrenimi kültürü bırakmıştır. Öğrencilerin kaydolup bu saygın âlimden istifade etmesini sağlayan çeşitli evler kurulmuştur. Âyetullah Delîr Ali tarafından öğretim merkezi olarak kullanılan İmâm-bârâ ve mezarlık sonradan bir araştırma enstitüsü hâline gelmiştir. Mezarlık, büyük âlimlerin ve müctehidlerin kabirlerini, Âyetullah Delîr Ali'nin naaşı dâhil, barındırmaktadır. Bugün pek çok kişi bu siteyi ziyaret ederek Allah'ın kuluna saygılarını sunmaktadır.


---


## Leknev'in İlmî Mirası


Bu Şiî öğrenim kültürü ülkenin diğer bölgelerine yayılmış ve Şiî İslâm'ı kitlelere yayacak âlimler ve ulemâ yetiştirmek üzere çeşitli evler kurulmuştur. Bugün ayakta olan en eski medrese, Hindûluğun manevî merkezi olan ve milyonlarca hacının Ganj nehrinde yıkandığı Benâres'teki İmâmiyye Medresesi'dir. Birkaç sokak ötede Cevâdiyye de bulunmaktadır. Leknev'de hâlen faaliyet gösteren en önde gelen medrese Nizâmiyye Medresesi'dir.


Burada her yaştan öğrenci, Seyyid Hamîdü'l-Hasan'ın gözetiminde dinî öğrenim görmektedir. Hindistan'ın her yerinden öğrenciler dinî ilimleri öğrenmek için buraya gelmekte ve sıklıkla Necef'te devam edip kitlelere vaaz vermek üzere geri dönmektedir.


Mevcut sayılara ve devam eden derslere rağmen, mevcut öğrenim sistemi Leknev'in bir zamanlar ulaştığı zirveden çok uzaktır. Leknev medreseleri Necef veya Kum'un yüksekliklerine asla ulaşamamıştır. Ancak benzer kalibrede âlimler yetiştirmeyi başarmışlardır. 19. yüzyılın sonlarında en dikkate değer olanlardan biri, "Abakātü'l-Envâr" adlı eseriyle en ünlü hâle gelen ünlü fakih ve ilahiyatçı Mîr Muhammed Hüseyin'dir.


Şah Abdülazîz'in "Tuhfe-i İsnâ Aşeriyye" adlı eserine karşı Farsça yazılmış bir reddiye olan Hüseyin, kitabını Kur'ân ve Hadis olmak üzere iki temel kaynağa bakarak imâmet kavramlarını savunmaya adamıştır. Hadis üzerine çalışması yayımlanmış olsa da Kur'ân'a dayalı çalışması hâlâ el yazması hâlinde kalmaktadır. Hüseyin ayrıca kilit dinî metinlerin ve hadis koleksiyonlarının orijinal el yazmalarını toplamak için yorulmadan çalışmıştır. Bunlar şimdi Nâsıriyye Kütüphanesi olarak bilinen yerde toplanmıştır.


---


## Rampur Nevvâbları ve Rızâ Kütüphanesi


Avadh nevvâbları, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin askerî yardımıyla Rampur'un kontrolünü ele geçirmiş; Rohillaları Rampur'daki eski başkentleri Bîlî'den yenip sürmüşlerdir. Bu, 1774'te Feyzullah tarafından kurulmuştur. Rampur nevvâblarının saltanatı sırasında kilit bir figür, Arapça ve Farsça okuryazar olan Nevvâb Kalbe Ali Han'dı. Onun yönetimi altında devlet eğitim standartlarını yükseltmek için çok şey yapmıştır.


Ayrıca Rampur'da 300.000 rupi maliyetle Cuma Mescidi'ni inşa etmesiyle tanınmaktadır. Nevvâb Hamîd Ali 1889'da 14 yaşında yeni hükümdar olmuştur. Onun saltanatı sırasında pek çok yeni okul açılmış ve yakındaki kolejlere çok sayıda bağış yapılmıştır. Leknev Tıp Koleji'ne 50.000 rupi bağışlamış ve 195'te kale içinde, şimdi Rampur Rızâ Kütüphanesi'nin sahip olduğu nadir el yazmalarının büyük koleksiyonunu barındıran muhteşem Darbar Salonu'nu inşa etmiştir.


Rızâ Kütüphanesi'ne göre, en zengin ve en güzel koleksiyonlarından biri, bizzat İmam Ali, İmam Zeynelâbidîn ve İmam Ali tarafından el yazısıyla yazıldığı söylenen 7. yüzyılın başlarına ait Kur'ân-ı Kerîm'lerdir. Rızâ Ali Han 1930'da son yönetici nevvâb olmuştur. 1 Temmuz 1949'da Rampur devleti Hindistan Cumhuriyeti'ne katılmıştır. Rampur bugün biraz çökmüş bir görünüm arz etmektedir. Nevvâbların sarayları, kalenin kapıları ve duvarları gibi çökmektedir.


Ancak kütüphane, dünyanın her yerinden âlimler için muazzam değere sahip, gelişen bir kurum olarak kalmaktadır. 18. yüzyılın başlarında Bengal'in nevvâb nâzımları ortaya çıkmıştır. Bengal nevvâblarının yönetimi sırasında önemli bir figür, eski Nizâmet İmâm-bârâ'sını inşa eden Mirzâ Muhammed Sirâcüddevle idi. Kendi elleriyle tuğla ve harç alıp binaların temellerini attığı söylenmektedir. Bugün hâlâ Mürşidâbâd'ın büyük bendi yakınında duran eski Medine Mescidi, Müslüman toplumun yoksul üyelerinin Hac deneyimi yaşayabilmesi için 6 fit derinliğe kadar kazılıp Mekke'den getirilen toprakla doldurulmuş bir arsa üzerine inşa edilmiştir.


Eski Nizâmet İmâm-bârâ'sı yandığında, Nevvâb Nâzım Mansûr Ali Han bugünkü Nizâmet İmâm-bârâ'sını inşa etmiştir; bu yapı Hindistan'ın en büyük İmâm-bârâ'sı olarak da bilinmektedir. Bugün Nizâmet İmâm-bârâ'sı 680 fit uzunluğuyla etkileyici bir mimarî eseridir. Hugli nehri kıyısında bulunan Hazzârduvârî Sarayı'nın karşısında durmaktadır. Mürşidâbâd'daki Hazzârduvârî Sarayı'nın 200 kilometre güneyinde Hugli İmâm-bârâ'sı bulunmaktadır. 19. yüzyılın mimarî ihtişamı.


İnşası 1841'de Muhammed Muhsin tarafından başlatılmıştır. Hugli nehrinin batı kıyısında yer alan yapı, solmakta olan ihtişamıyla geçmişinin görkemli hikâyesini fısıldamaktadır. Bu İmâm-bârâ'nın özellikle göze çarpan bir yönü, ana girişin kapısı üzerine dikilmiş ikiz kulelerin ortasına yerleştirilmiş saatidir. Devasa saat, Londra'daki Big Ben'in de yapımcısı olan Messrs Black and Har Company tarafından üretilmiş ve Seyyid Kerâmet Ali tarafından getirilmiştir.


---


## Haydarâbâd ve Âsafiyye Hanedanı


Haydarâbâd'ın kalbinde bulunan bir diğer mimarî harikası Âşûr-hâne-i Zehrâ'dır. Muhteşem yapı, Nizâm Mîr Osman Ali Han tarafından annesi Emetü'z-Zehrâ Begüm'ün hatırasını yaşatmak için 1941'de inşa edilmiştir. Nizâm'ın kendisi Sünnî bir Müslümandı. Ancak annesi, çok sevdiği bir Şiî idi. Âşûr-hâne-i Zehrâ, İmam Hüseyin'in şehadetinin 1.300. yıl dönümünü anmak isteyen bir grup adanmış Şiî topluluk üyesi tarafından başlatılmıştır.


Gerekli fonları toplamakta zorlanmışlar, ancak Mîr Osman'da yas tutan ve cömert bir adam bulmuşlardır. Bugün Âşûr-hâne-i Zehrâ, tüm etkinliklerde anma ve mersiye programlarına ev sahipliği yapmakta ve bir seferde 10.000'e kadar yas tutanı kabul etmektedir.


Mîr Osman Ali Han, Haydarâbâd'ı yöneten son ve yedinci Nizâm'dı. İlk Nizâmlar Bâbürlü imparatorları adına hüküm sürmüştür. Evrengzîb'in ölümünden sonra Bâbürlülerden ayrılarak bağımsız bir krallık kurmuşlardır. Bu şekilde Bâbürlü hâkimiyeti dönemi, her biri kendi topraklarını bir dereceye kadar bağımsız olarak yöneten sayısız vali krala dönüşmüştür. Benzer şekilde, birkaç toprak cebini kontrol eden belirli Hindû yöneticiler de vardı. Ancak baskın Müslüman yönetim günleri sona ermiştir.


---


## İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Yönetimi


Bu iklimde, sürekli genişleyen İngiliz tacı, dikkatini Doğu Hindistan Şirketi aracılığıyla alt kıtaya çevirmiştir. 17. yüzyılın başında Bâbürlü İmparatoru Cihangir ile bir anlaşma imzalamış bir ticaret varlığı. Tüccar grubu sonunda ülkenin geniş bölgelerini kendi özel ordularıyla yönetmeye başlamış, askerî kontrol uygulamış ve özellikle zengin Batı Bengal eyaletlerinde idarî işlevleri üstlenmiştir.


Sirâcüddevle, Bengal'in İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin eline geçmesinden önce Bengal'i yöneten son nevvâb idi. Leknev, Doğu Hindistan Şirketi'nin yönetimi boyunca Hindistan'daki Şiîliğin dinî merkezi olarak kalmış olsa da, Şiî krallıkları zayıflamış ve ülkedeki Şiîliğin yayılmasını ve gelişimini sınırlamıştır. Avadh'ın pek çok ulemâsı 1850'lerdeki isyana katılmış, ardından İngiliz tacı resmen müdahale ederek Britanya Rac'ını kurmuştur. Şiîler İngilizlerle uzlaşma girişimlerine hızla yanıt vermiş; bir dizi Şiî vergi tahsildarı eski Avadh krallığından büyük arazi holdinglerini korumuş ve Şiî kurumlara himaye, çok daha küçük ölçekte de olsa devam etmiştir. 1858 isyanından yirmi yıl sonra, Kuzey Hindistan'da, özellikle eski Nevvâbî başkenti Leknev'de Şiîlik için özellikle yıkıcı olmuştur. Şehrin en büyük Şiî mescidi olan Âsafî Mescid ve ona bitişik Âsafüddevle İmâm-bârâ'sı, Leknev'in en heybetli binaları İngiliz askerî garnizonlarına dönüştürülmüştür.


Elliden fazla diğer şehir mescidi ofisler, polis karakolları, tıbbî dispanserler ve hayvan ahırları dâhil olmak üzere kullanımlara tahsis edilmiştir. 1858'de Britanya Rac'ına algılanan sadakat ilkeleri etrafında yeniden yazılan yeni toprak yerleşim politikaları, pek çok soylu Şiî ailenin ve din âliminin bağımlı olduğu miras yoluyla edinilmiş toprak gelirlerinin tahsislerini kesmiştir. Nevvâblar döneminde olağan olan Arap ve Fars âlimler, sanatçılar ve hekimlerin Hindistan ziyaretleri azalmıştır. Hindistan ulemâsının Necef gibi Şiî dinî merkezlerindeki profili karşılıklı olarak kururken, fonlarda azalma olmuş ve 1857'den sonraki iki-üç on yıl Hindistan Şiîliği için bir zayıflık ve düzensizlik dönemi olmuştur.


---


## Bölünme ve Bağımsızlık


Hindistan bağımsızlığa yaklaşırken, yüzyıllarca bir arada yaşayan topluluklar mezhepçi bir iç savaşa doğru sürüklenmeye başlamıştır; bir tarafta Hindûlar ve Sihler, diğer tarafta Müslümanlar. Katliam özellikle Pencap ve Bengal'de yoğundu; her iki eyalet de Hindistan'ın Pakistan'la sınırına komşuydu. Bu, ülkenin mezhep çizgilerinde bölünmesine yol açmıştır. Müslümanların üçte ikisi şimdi Pakistan'da yaşasa da, üçte biri Hindistan'da kalmıştır. Bölünme, dinî öfke ve şiddeti beraberinde getirmiş; 2 milyon Hindû, Müslüman ve Sih'in ölümüne ve 10 milyondan fazla insanın iki devlet arasında zorla nakledilmesine yol açmıştır.


Yeni ve deneyimsiz hükümet altında yoksulluk ve aşırı nüfus kontrolden çıkmıştır. İngilizler, Hindistan'ın bölünmesine giden süreçteki rolleri sebebiyle uzun süredir eleştirilmektedir. 18. yüzyıldan itibaren İngilizler Müslümanlara ve Hindûlara farklı davranmış, onları asla tek bir topluluk olarak görmemiştir. Bu, işler, eğitim, topluluk binaları, siyasî özlemler ile kast sisteminin geniş topluluk içindeki bölünmeleri pekiştirmek için kullanılmasını kapsamaktadır. Bu, milyonlarca can alan mezhepçi şiddete dönüştüğünde, özellikle Pencap ve Bengal'de, İngilizler gerilimleri sınırlamak için çok az şey yapmıştır. Bu, İngilizlerin dünya çapında sömürgelerini korumakta zorlandığı II. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar devam etmiştir.


1947'de bir parlamento kanunu nihayet iktidarın Hindistan'a devrini onaylamıştır; ülke hâlâ yaygın mezhepçi anlaşmazlık ve ciddi ekonomik sıkıntılarla boğuşmaktadır. Hocalı soyundan bir Şiî olan Muhammed Ali Cinnah, o sırada Müslüman Birliği'nin lideriydi ve onlarca yıldır bağımsız bir Müslüman devlet çağrısı yapmaktaydı. İngilizlerle uzun süre işbirliği yapmıştı ve kısa bir süre sonra İngiliz avukat Sir Cyril Radcliffe, Hindistan'ın bölünmesini yasallaştırmakla görevlendirilmiştir. 14 Ağustos 1947'de Pakistan ve Hindistan artık bağımsız devletlerdi; Hocalı Şiî Muhammed Ali Cinnah, Pakistan'ın kurucu babası olarak Eylül 1948'deki ölümüne kadar genel vali olarak görev yapmıştır.


Bağımsızlık için mücadele eden Tüm Hindistan Müslüman Birliği üyelerinin önemli bir kısmı Şiî idi. Bunlar arasında öne çıkanlar Seyyid Vezîr Hasan, Seyyid Kerâmet Hüseyin, Muhammed Ali Han, Pîr'in Racası Seyyid Ebû Cafer, Mahmudâbâd'ın Mihrace Sir Muhammed Ali Muhammed Han, Seyyid Ali İmam, Seyyid Hasan İmam, Rampur'un Nevvâb Muhammed Ali Han, Seyyid Emîr Ali, A Han, Muhammed Emîr, Ahmed Han, Mahmudâbâd'ın son Racası ve hepsinin üstünde Muhammed Ali Cinnah.


---


## Bölünme Sonrası Zorluklar ve Yoksulluk


Bu bölgeden pek çok kişinin Pakistan'a, özellikle Karaçi'ye hicret etmesi yaşanan üzücü şeylerden biriydi ve bunlar elit kesimden gelme eğilimindeydi. "Elit" ile kastettiğim sınıf eliti değil, aynı zamanda entelektüel elittir. Yani şairler, avukatlar, mühendisler, doktorlar vb. hepsi Pakistan'a gitti. Ve bu burada bir boşluk bıraktı. Bazı aileler kaldı. Büyükannem burada kaldı ve babam Hindistan'da kaldı. Ancak aileler çok az ve dağınıktı; çünkü kültür — bugüne kadar — ister Batı kültürü ister modern sanatın yönleri olsun, tüm bunlar himaye gerektirir. Sömürge dönemiyle ve ardından bağımsızlık sonrası sömürge sonrası dönemle birlikte eski himaye yapıları ortadan kaybolmuştur. Böylece sanatların, becerilerin, edebiyatın ve bunları yaşatan insanların çoğu, o himaye gittiği için geçimlerini sağlamak üzere çekçek çekmek veya el işi yapmak zorunda kalmıştır. Hindistan'daki 45 milyon Şiî bugün tüm nüfusun kabaca %4'ünü oluşturmaktadır. Sayıları dünyanın en büyük ikinci Şiî nüfusunu teşkil etse de, tüm nüfusun büyüklüğü sebebiyle bir azınlık içinde azınlık olarak kalmaktadırlar.


Şiîler ülkenin tüm büyük şehirlerinde ve daha küçük ceplerde bulunabilir. Bu şekilde tutarlı bir oluşumdan yoksundurlar ve siyasî ve ekonomik olarak zayıf kalmaktadırlar. Eğitime erişim ve yoksulluk bugün pek çok yaygın sorun arasındadır.


Yoksulluklarını hayal bile edemezsiniz. Hindistan'da topluluğa yardım etmeyi amaçlayan sayısız kuruluş vardır; bunlar arasında hayırseverlikle finanse edilen yetimhaneler, muhtaç çocuklara bakım, barınma ve eğitim sağlamada hayatî bir rol oynamaktadır. Hindistan'da ayrıca yoksul ailelere yardım ederken İslâmî bir ortamda dinî eğitim sağlamak üzere kurulmuş pek çok Şiî okulu ve koleji bulunmaktadır.


Eğitim, Şiî topluluğunun gücünü ve etkisini canlandırma çabalarının merkezindedir. Buna, Seyyid Ahmed Han tarafından kurulan ve Şiî topluluğu dâhil her inançtan üyeler tarafından, özellikle Mahmudâbâd'ın Mihrace Sir Muhammed Ali Muhammed Han tarafından himaye edilen ünlü Aligarh Müslüman Üniversitesi dâhildir. Aligarh Müslüman Üniversitesi'nin Şiî İlahiyat Bölümü, Hindistan'daki tek uzmanlaşmış Şiî araştırmaları merkezidir ve yalnızca Hindistan'da değil, İran, Irak ve diğer ülkelerde de yüksek itibar görmektedir.


---


## Hindistan'da Kültürel Etki


Hindistan'da Şiîliğin tarihi bin yıl öncesine dayanmaktadır. Küçük nüfusuna rağmen, ayak izi, pek çok inanç ve dine ev sahipliği yapan bir ülke üzerinde belirgin ve silinmez bir iz bırakmıştır. Bu, Âşûrâ'nın hiçbir ticaret veya öğretimin yapılmadığı resmî tatil olması gerçeğiyle simgelenmektedir. Hindûlar, Sihler, Budistler, Sünnîler ve hatta hiçbir dine mensup olmayanlar İmam Hüseyin'in şehadetini anmaktadır. Benzer şekilde, diğer inançlar ve mezhepler de kültürler ve fikirler potası oluşturarak önemli ölçüde katkıda bulunmuştur.


Bu, ülkenin her yerindeki taklit türbeler, İmâm-bârâlar, Âşûr-hâneler ve Hüseyniyyeler ziyaret edildiğinde belirgin şekilde ortaya çıkmaktadır. Renkler, sembolizmler ve görsel tezahürler ayrılmaz bir parçadır. Âlemler, taklit türbelerin tâzeleri her yerdedir ve dindar ile ibadet yeri arasında belirgin bir duyusal ilişki sağlamaktadır. Bu dinamik, ülke içindeki diğer tapınaklarda, dergâhlarda ve farklı dinlerin ibadet yerlerinde de görülmektedir.


İlginçtir ki, Hindûların kendileri, Dalit kadınları Muharrem'i anmak için kendi ritüel setlerini geliştirmiştir. Örneğin, Muharrem'in 9. gecesi ayakkabılarını çıkarırlar ve Muharrem'in 10'u Âşûrâ'da ikindiye kadar yürürler; durmazlar, oturmazlar, yemezler, içmezler ve tek yaptıkları sözlü bir şiir geleneğine sahip olmak ve bu şiirleri okumaktır. "Biz inanıyoruz ki Baba Hüseyin bizden biriydi, mazlumlardan biriydi" derler. Ve açıkçası Dalitlerle rezonans kuran da bu zulümdür, değil mi? Çünkü onlar en alt kasttır. 5.000 yıldır acı çekmektedirler.


Zaman içinde toplumun, kültürlerinin ve normlarının göç eden milletler ve ritüelleri üzerinde etkili olduğu oldukça açıktır. Ancak benzersiz olan, yerli inanç gruplarının da İmam adına dua etmek ve ibadet etmek için Şiî taklit türbelerine ve İmâm-bârâlara gelme şeklidir. Şimdi o muhteşem şehadet gününde ne olduğunu işitin. O susuz, aç, kararlı ve böylece Allah'a adanmış canlara ne tür bir keder, üzüntü ve musibetler geldi. Onların her biri güçsüz, sadık birer dosttu. Ne böyle bir efendi ne de böyle takipçiler bir daha asla olmayacaktır.


---


 YouTube otomatik altyazısından kaynaklanan çok sayıda transkripsiyon hatası içeren İngilizce metinden yapılmıştır. 

El Kitapları  Mezhepler Tarihi Mezhepler Tarihi Klasik Kaynak Kitaplari Klasik Kaynaklar Hakkında Makaleler Mezhepler Tarihi Tezleri  ...