Pakistan Şii Liderleri
Sebeiyye (Sind)
Saiyid Athar Abbas Rizvi, Hind alt kıtasındaki
Şiî kökenleri erken bir döneme (Hz. Ali dönemine) dayandırmaktır (Rizvi
1986, 1/138).
Rizvi Sind bölgesinden Jat (Zutt) topluluğunun Hz. Ali dönemindeki erken
mezhebî eğilimleri hakkında verdiği bilgiler için İbnü’l-Esîr'in el-Kâmil
fi’t-Târîh eserine (İbnü’l-Esîr
1966, 3/45, 46, 381)
atıfta bulunmuştur. Ancak İbnü'l-Esîr bu sayfalarda mezhebi bir yapılanmadan
değil, sadece Sind bölgesindeki askeri hareketlilikten bahseder. Bu bilgiler
Şii rical literatürünün ilk kaynaklarından biri olan el-Keşşî’nin İhtiyâru
Ma‘rifeti’r-Ricâl’inde kayıtlı bir rivayette yer almaktadır. Hz. Ali'nin Cemal Savaşı'ndan dönüşünden sonra Zutt (Jat) kabilesinden 70 kişi, Ali'nin ilahlığına inanmaktan vazgeçmedikleri için ağır bir şekilde cezalandırılmıştır.
Keşşî'nin verdiği bilgilere göre; Sind
bölgesinden gelen Zutt (Cat, Jat) halkından olan yetmiş kişi, Cemel Vakası
(36/656) sonrasında Basra'da Hz. Ali için rablik (rubûbiyyet) iddiasında
bulunmuştur. Keşşî bu bilgileri, Sebeiyye fırkasının kurucusu olan Abdullah b.
Sebe hakkındaki nakillerin hemen devamında zikretmektedir (el-Keşşî -
et-Tûsî 1427, 325).
في السبعين رجلا من الزط الذين ادعوا الربوبية في أمير المؤمنين
عن أبي جعفر عليه السلام قال: ان عليا عليه السلام لما فرغ من قتال أهل البصرة: أتاه سبعون رجلا من الزط فسلموا عليه و كلموه بلسانهم فرد عليهم بلسانهم. و قال لهم: اني لست كما قلتم أنا عبد الله مخلوق، قال، فأبوا عليه و قالوا له أنت أنت هو، فقال لهم: لئن لم ترجعوا عما قلتم في و تتوبوا الي الله تعالي لأقتلنكم. قال: فأبوا أن يرجعوا و يتوبوا، فأمر أن تحفر لهم آبار فحفرت، ثم خرق بعضها الي بعض ثم فرقهم فيها ثم طم رءوسها ثم ألهب النار في بئر منها ليس فيها أحد فدخل الدخان عليهم فماتوا.
اختيار معرفة الرجال
رجال الکشي - الطوسي
https://lib.eshia.ir/14015/1/325
Maclean Keşşî'de geçen rivayetin unsurlarını (Cemel Vakası, Sindli Jatlar ve Sebeiyye) şu şekilde ele alınmaktadır: Sind bölgesi ile Şiîlik arasındaki ilk bağın 29 (649) yılında Mekran’a (Sind sınırına) sefer düzenleyen Hukeym b. Cebele el-Hârisî el-Abdî (ö. 36/656) ile başladığını belirtir. Hukeym, Hz. Osman döneminde Basra Valisi tarafından Sind bölgesini (Siyâbice/Zutt kavminin de geldiği coğrafya) incelemek üzere görevlendirilmiştir. Hukeym bölgenin çetin şartlarını rapor ederek Hz. Osman'ı oraya ordu göndermekten vazgeçirmişti (DİA, Hukeym b. Cebele).
Hukeym Hz. Ali’nin sadık bir taraftarıdır. Cemel Vakası’nda, Hukeym b. Cebele’nin yanında "bir dizi Sindli Jat (Zutt) savaşçısının" (a number of Sindi Jats) yer aldığı ve Hz. Ali'nin safında Zübeyr, Talha ve Hz. Âişe'nin ordusuna karşı savaşırken öldüğü anlatılmaktadır.
Cemel hadisesinde Zutt kabilesinden bir grup beytülmali korumakla vazifelendirilmişti. Hz. Ali bu savaşta ölen Zutları sâlih kişiler diyerek övmüştü.
Beytülmali koruyan Siyâbice (askerleri) vardı; onlar Zatt (Jat) kavminden bir topluluktu.
(Hz. Ali şöyle der:) Onlar Siyâbice topluluğundan salih kimseleri öldürdüler. Allah için öfkelenen Hukeym b. Cebele'yi zulüm ve düşmanlıkla katlettiler. Sonra, kendilerinden kaçıp giden taraftarlarımın (Şiamın) peşine düştüler; onları her kuytuda ve her tepenin altında yakalayıp boyunlarını vurdular.
وعلى الباب السبابجة (السيابجة) يحرسون بيوت الأموال و كانوا قوما من الزط
وَ قَتَلُوا السَّبَابِجَةَ رِجَالًا صَالِحِينَ وَ قَتَلُوا حَكِيمَ بْنَ جَبَلَةَ ظُلْماً وَ عُدْوَاناً لِغَضَبِهِ لِلَّهِ ثُمَّ تَتَبَّعُوا شِيعَتِي بَعْدَ أَنْ هَرَبُوا مِنْهُمْ وَ أَخَذُوهُمْ فِي كُلِّ غَائِطَةٍ وَ تَحْتَ كُلِّ رَابِيَةٍ يَضْرِبُونَ أَعْنَاقَهُمْ صَبْراً
الجمل والنصرة : الشيخ المفيد 281, 334
Maclean, Hukeym b. Cebele'nin Sebeiyye fırkasına sempati duymuş olabileceğini (It is
possible that Hakim had some Saba'īyah sympathies) belirtir. Çünkü Sebeiyye
fırkasının kurucusu kabul edilen Abdullah b. Sebe, Basra’yı ziyaret ettiğinde
Hukeym'in evinde konaklamıştır (MacLean
1989, 126).
(حكيم بن جبلة العبديّ، وكان عبد اللَّه بن سبإ، المعروف بابن السوداء، هو الرجل النازل عليه، واجتمع إليه نفر فطرح إليهم ابن السوداء ولم يصرّح، فقبلوا منه. فأرسل إليه ابن عامر فسأله: من أنت؟
فقال: رجل من أهل
الكتاب رغبت في الإسلام وفي جوارك. فقال: ما يبلغني ذلك، اخرج عني. فخرج حتى أتى
الكوفة فأخرج منها، فقصد مصر فاستقرّ بها وجعل يكاتبهم ويكاتبونه وتختلف الرجال
بينهم. الكامل في التاريخ)
Hz. Ali’nin kumandanlarından el-Hâris b. Mürre
el-Abdî (ö. 42/662)
39 (659) yılında Hz. Ali’nin emriyle Mekrân
(Mükrân), Kandâbîl ve daha sonra Kîkan (bugün Pakistan’ın Kalat bölgesi)
dağlarına akınlar yaptı ve çok miktarda ganimet ele geçirdi. Hz. Ali’nin
öldürüldüğünü duyunca 41’de (661) Mekrân’a çekildi ve Muâviye’nin halife
olduğunu öğrenmesi üzerine ordusuyla birlikte tekrar Kîkan’a döndü (42/662).
Burada mahallî güçler tarafından pusuya düşürülerek ordusunun büyük bir
kısmıyla birlikte öldürüldü (DİA, Hâris b. Mürre).
Hz. Ali'nin hizmetinde Vehb adlı bir Sindi vardı. Ali er-Rıza'nın (ö. 203/818) öğrencilerinden Hasan b. Mahbûb (ö. 224/839), Vehb'in soyundandı.
Vehb, Cerîr bin Abdullah el-Beclî'nin Sindli bir kölesiydi ve zırh yapıcıydı (zerrâd). Müminlerin Emiri'nin (Hz. Ali) yanına geldi. Hz. Ali, Cerîr'den onu satın almak istedi fakat Cerîr onu elinden çıkarmaktan (satmaktan) hoşlanmadı ve: "Bu köle hürdür, onu azat ettim" dedi. Azatlığı kesinleşince de Müminlerin Emiri'nin hizmetine girdi.
و كان وهب عبدا سنديا مملوكا لجرير بن عبد اللّه البجلي و كان زرادا فصار الى أمير المؤمنين عليه السّلام، و سأله أن يبتاعه عن جرير، فكره جرير أن يخرجه من يده، فقال: الغلام حر قد أعتقته فلما صح عتقه صار في خدمة أمير المؤمنين
إختيار معرفة الرجال المعروف بـ رجال الكشي
Cûzcânî Gurluların Hz. Ali zamanında müslüman olduklarını söyler. Emevîler zamanında başlatılan Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’e lanet edilmesi uygulamasını Gûr halkının yapmadığını belirtir. Ebû Hâlid Kabûlî, Muhammed b. Hanefiyye (81/700)’ye intisab ederek onu imam olarak kabul etmiş, sonra Zeynelabidin’e tabi olmuştur. Rizvi eserinde, Şensebânî hanedanının, Ebû Müslim Horasanî’nin Emevîlere karşı isyanını desteklediğini, Ehl-i Beyt’e düşmanlık gösterenlerin karşısında yer aldığını belirtir . Ancak diğer bir görüşe göre İslâmiyet’in en geç yayıldığı bölgelerden biri de Gur topraklarıydı. XI. yüzyıla doğru halkın büyük bir bölümü Müslümanlığı kabul etmişti. Kerrâmiyye mezhebini benimsemişlerdi. Ancak daha sonra bu mezhepten ayrıldılar. Şensebânîler’in (Gurlular) sultanı Gıyâseddin Şâfiî mezhebine girdi. Sultan Muizzüddin de Hanefî oldu. Alâeddin Hüseyin zamanında İsmâilî dâîler Gur’da fikirlerini yaymaya başladılar. Fakat onun oğlu ve halefi Seyfeddin Hüseyin İsmâilîler’e karşı harekete geçti ve bu bölgede faaliyette bulunan dâîler öldürüldü. Seyfeddin Hüseyin Sünnî müslümandı. İsmâilî dâîleri ortadan kaldırdı ve Sünnîleri destekledi. Fahreddin er-Râzî, Sultan Gıyâseddin’in sarayında himaye gördü. Sultan, er-Râzî için bir medrese yaptırdı.
Pakistanlı Şiiler, Ali ibn Abi Talib'in kızı ve Müslim b. Akil'in eşi Rukayye'nin Kerbela'da bulunduğuna, esaretten kurtulduktan sonra birkaç kadınla birlikte Hindistan'a göç ettiğine, orada öldüğüne ve gömüldüğüne ve Lahor'daki "Bibi Pak Daman" olarak bilinen türbesinin Şii türbelerinden biri olduğuna inanırlar. Lahor çevresinde davet faaliyetlerinde bulunarak Güney Asya'ya İslam'ı getiren kadınlar arasında olduğu söylenir.
Zeydiyye (Sind)
İmam Zeyd'in annesi, babası Zeynelâbidîn'e Muhtâr es-Sekafî’nin hediye ettiği, kaynaklarda güzel ahlâkına dair övücü ifadelerin bulunduğu Ceydâ (Haydâ) adlı Sindli bir câriyedir. Abdullah b. Hasan b. Hasan onun Sindli bir câriyeden doğduğu halde hilâfet makamında gözü bulunduğunu dile getirmişti. Abdullah'ın oğlu en-Nefsüzzekiyye Muhammed (ö. 145/762) isyan ettiğinde torunu Abdullah b. Muhammed el-Eşter’i Sind'e gönderdi.
Abbâsî halifesi Ebû Ca‘fer el-Mansûr’un (754-775) Sind valisi Hezârmerd Ömer b. Hafs (ö. 154/771) mütemayil olduğu Ali evlâdından Medine’de halifeliğini ilân eden en-Nefsüzzekiyye Muhammed b. Abdullah el-Mehdî (ö. 145/762) ile iyi ilişkiler kurdu ve ona bağlılığını bildirdi. Nefsüzzekiyye’nin öldürülmesinden sonra oğlu Abdullah el-Eşter’i korudu ve onu Hint meliklerinden birinin yanına gönderdi. Halife Mansûr bu gelişmelerden haberdar olunca kendisini görevinden azletti (151/768) onu İfrîkıye valiliğine gönderdi.
İbnü’l-Esîr'e göre Abdullah el-Eşter (ö. 151/768) Sind'de Zeydiyye mezhebinin mensuplarıyla birlikte bulundu. en-Nefsüzzekiyye Muhammed b. Abdullah 145 (762) yılında Abbâsî halifesi Mansûr'a karşı isyan ettiğinde "Eşter" diye bilinen oğlu Abdullah'ı (عبد اللَّه المعروف بالأشتر), at satın almak bahanesiyle Basra üzerinden deniz yoluyla Sind'e gönderdi. Halife Mansûr’un Sind valisi Ömer b. Hafs, Şiî idi ve gizlice Muhammed b. Abdullah’a bey‘at etmişti. Abdullah el-Eşter ve beraberindekiler Sind’e ulaştıklarında Ömer b. Hafs, Eşter’i gizlemiş, ileri gelenleri ona bey‘at etmeye davet etmiştir. Bu davetin kabulünün ardından Şii rengi beyaz sancaklar çekilmiş ve hutbe esnasında beyaz elbiseler giyilmesi için hazırlık yapılmıştır. Bir haberci vasıtasıyla Muhammed b. Abdullah’ın Medine'de öldürüldüğü haberi ulaşınca Ömer b. Hafs, Eşter’i Hz. Peygamber’e büyük saygısı olan yerel bir Sind hükümdarına göndermiştir. Bu hükümdarın nezdinde izzet ve ikram gördü. Eşter’in etrafında basiret sahibi dört yüz Zeydî toplandı. Onlar arasında krallar gibi giyinip kuşanarak ata biner ve avlanırdı.
(وتسلّلت إليه الزيديّة حتّى اجتمع معه أربعمائة إنسان من أهل البصائر، فكان يركب فيهم ويتصيّد في هيئة الملوك وآلاتهم).
Gelişmelerden haberdar olan Halife el-Mansûr, Ömer b. Hafs’a mektup yazarak durumu sormuştur. Ömer b. Hafs, durumun netleşmesi üzerine bir adamının suçu kendi üzerine atma teklifini kabul etmiş ve bu kişiyi Bağdat’a göndermiştir. Halife el-Mansûr bu şahsı idam ettirmiş, 151 (768) yılında Ömer b. Hafs’ı İfrîkıyye valiliğine tayin ederek Sind valiliğine Hişam b. Amr et-Tağlibî’yi (ö. 157/773) getirmiştir. Vali Hişam’ın kardeşi Sefennecâ komutasındaki birlikler Mihran Nehri kıyısında gezinti yapmakta olan Abdullah Eşter’i ve yanındaki on kişilik grubu takibe almış; Eşter’in Hz. Peygamber’in soyundan geldiği yönündeki uyarılara rağmen Sefennecâ çıkan çatışmada Abdullah el-Eşter ve yanındakileri öldürmüştür (151/768). Bir rivayete göre arkadaşları, başının kesilmesini önlemek amacıyla Eşter'in cesedini Mihran (İndus) Nehri’ne attılar. Abdullah'ın hamile cariyesi ''İbnü'l-Eşter'' denilen Muhammed b. Abdullah adlı oğlunu doğurduğunda Hişam cariye ve doğan çocuğu Mansur'a gönderdi, Mansur da çocuğu Medine Valisi'ne gönderdi ve ailesine teslim edilmesini emretti (İbnü’l-Esîr 1966, 5/595-598).
İsmâiliyye
Dustūru’l-muneccimīn gibi bazı İsmailî
kaynaklara göre Muhammed b. İsmail altı oğluyla birlikte, halife Harun
el-Raşid'den (170-193/786-809) kaçmış ve
Hindistan’a sığınmıştır (MacLean
1989, 131).
Yemen’de İsmâilî davetini örgütleyen ve
"Mansûru’l-Yemen" lakabıyla bilinen Ebü’l-Kāsım İbn
Havşeb (ö. 302/915) yeğeni Heysem'i dâî olarak 270/883'te Sind'de
gönderdi. Fatımî Devleti’nin başkâdısı olan el-Kâdî en-Nu‘mân (öl. 363/974),
İftitâhu’d-Da‘ve (1970, 45) adlı eserinde şöyle anlatmaktadır: Ebu'l-Kasım
kardeşinin oğlu el-Heysem'i Sind beldesine bir davetçi (dâî) olarak gönderdi.
Oranın halkından birçoğu onun bu davetine icabet etti. Bugün onun daveti
Sind'de yaygındır.
أبو القاسم ... وبعث
بابن أخيه الهيثم بعد ذلك داعياً إلى بلد السند فاستجاب له كثير من أهلها ودعوته
اليوم فاشية في السند.
Ebû Hâtim ez-Zûtî denilen bir Karmatî lider 295/907
yılında Kufe taraflarında ortaya çıkmıştı. Bakla yemeyi yasakladığı için
taraftarlarına Bakliyye fırkası denilmişti. ez-Zûtî nisbesi Sind bölgesinde
yayın olan Zutt (Cat, Jat) ırkından oldunu göstermektedir.
347/958 yılında Multan’da İsmailiyye mezhebine davete
çalışan bir davetçi faaliyet gösteriyordu. Ancak Karmatî görüşlere meyleden
davetçi Fatımi yönetimi değiştirmeye çalışırken bir at binme kazasında öldü.
Fâtımî halifesi el-Muizz-Lidînilâh (319-365/931-975) döneminde
(953-975) Celem (Halam, Halîm) b. Şeybân adlı dâî Mültan’da İsmailiyye
yönetimini kurdu. 354/965'te gönderilen Sicillü’l-Muʿiz ilâ Celem b. Şeybân adıyla
kayda geçirilen mektupta yapılanlar takdir edilmekteydi.
375 (985) yılında şehri gören el-Makdisî ‘ye göre Multan halkı Şiîdir; ezanda 'Hayye alâ hayri'l-amel' derler ve kameti çift çift söylerler. Kasabaları Ebu Hanife mezhebine [Sünnî/Hanefî] mensup fakihlerden de yoksun değildir. Multan’da hutbeyi Fâtımî (halifesi) adına okurlar. Onun emri olmadan hiçbir işi halletmezler, hiçbir işi çözmezler (hiçbir tasarrufta bulunmazlar). Elçileri ve hediyeleri sürekli Mısır’a gider. O (Fâtımî halifesi/veya buradaki emirlik), güçlü ve adil bir sultandır. (Makdisî, Ahsenü’t-Tekāsîm).
وأهل الملتان شيعة
يهوعلون في الأذان ويثنون في الاقامة ولا تخلو القصبات من فقهاء على مذهب
ابى حنيفة
واما بالملتان فيخطبون
للفاطمىّ ولا يحلّون ولا يعقدون الّا بامره وابدا رسلهم وهداياهم تذهب الى مصر وهو
سلطان قوىّ عادل
Gazneli Mahmud Mültan’ı yedi günlük bir muhasaradan sonra zaptetti (396/1006) ve İsmâilîler dışındaki halka eman verdi; şehrin hâkimi Karmatî Ebü’l-Fütûh Dâvûd b. Nasr Serendib’e kaçtı.
غزا السّلطان يمين الدولة المولتان. وكان سبب ذلك أنّ واليها أبا الفتوح نقل عنه خبث اعتقاده، ونسب إلى الإلحاد، وأنّه قد دعا أهل ولايته إلى ما هو عليه، فأجابوه.
Sultan
Mahmud, mühtedi Hindu kumandanı Suhpal’ı (Nevasaşah) yönetici olarak bırakıp
şehirden ayrıldıysa da kısa bir süre sonra Suhpal irtidad ederek ayaklandı.
Bunun üzerine Gazneli Mahmud, 398’de (1008) ve arkasından Ebü’l-Fütûh’un tekrar
ele geçirmesi sebebiyle 400’de (1010) şehri zaptetti. Gazneliler devrinin
sonlarına doğru İsmâilîler zaman zaman Mültan’a hâkim olmak için harekete
geçtilerse de bir başarı kazanamadılar. Nihayet 571’de (1175-76) Gurlular’dan
Muizzüddin Muhammed b. Sâm bölgede kesin Sünnî hâkimiyetini tesis etti (DİA,
Mültan).
İsmaililer güneye, başkentleri Mansûre olmak üzere Hebbârîler Emirliği'nin (854-1024) topraklarına gittiler. Mansûre halkı Zâhiriyye mezhebine mensuptu. İsmailîlik, daha sonraki yüzyıllarda Sind'i yönetecek olan Sumra hanedanının (1026-1351) mezhebi oldu.
المنصورة، وكان صاحبها قد ارتد عن الإسلام، فلمّا بلغه خبر مجيء يمين الدولة فارقها واحتمى بغياض أشبة، فقصده يمين الدولة من موضعين، فأحاط به وبمن معه، فقتل أكثرهم، وغرق منهم كثير، ولم ينج منهم إلّا القليل.
Yemen'den 460/1068'de gönderilen Abdullah adlı bir dai Batı Hindistan'da, Gucerat'ta Hambayat'a (Kambay) gelip davet faaliyetlerine başladı ve yeni bir İsmaili cemaat kurdu.
Hind alt-kıtasında Nizari faaliyetler başlangıçta Sind'de yoğunlaşmış gibi görünüyor. Sind'de Nizari faaliyetleriyle ilişkilendirilen şahsiyet, Pir Şemseddin ya da Pir Şems (ö. 757/1356) görünüyor. İran'da Alamut 1256 yılında Moğollar tarafından ele eçirildikten sonra Nizârîler faaliyetlerini gizli şekilde südürmüştür. Kasım Şah döneminde (1310-1368) Multan’da Nizarî daveti organize eden ilk kişi Pir Şemseddin’dir.
İsmaili Sumra yöneticileri, 443/105l'den itibaren Tatta (Sind) merkezli olarak neredeyse üç yüzyıl boyunca bölgeyi yönetmişti. 752/1451 yılında Sumraların yerini alan Samma yöneticileri (Reisler / Camlar) (1351-1527) Sünni Müslümandı.
Nizarî İsmailî Hoca topluluğunun, 8./14. yüzyılda Pir Sadreddin tarafından Sind'de İslam'a döndürüldüğü söylenir. Hocalar aslen Sind'in Lohanah kastına mensuptu. Nizarî geleneğini ileten ilahiler olan erken dönem ginanların çoğu, arkaik Sind dilinde yazılmıştır. Pir Sadreddin, tüccar Lohana kastından çok sayıda Hinduyu Nizari yaptı ve onlara, Farsça efendi ya da üstat anlamına gelen hace sözcüğünde türetilen Hoca adını verdi. Pir Sadreddin, ondan sonra Hocalar olarak anılan Hindistanlı Nizarilerin cemaat örgütlenmesinin temelini attı. Zamanla daveti Gucerat'a yaydı.
Sind'de hayatta kalan ve daha sonra Batı Hindistan'a aktarılan İsmaililik biçimi, Hindu bağlamına gömülü bir türdü. Hinduizm ve İsmaililikten temaları ve teknik kelime dağarcığını birleştirerek yeni ve birleşik bir dini sistem oluşturdu. Pir Şemseddin'in arkaik Sindî dilinde yazılmış Dasa Avatara'sı, Ali'yi, dört mitolojik çağın sonuncusu olan Kaliyuga'da Vişnu'nun on enkarnasyonu teorisi açısından ele alır. Bu kozmolojik şemada, Ali, tanrı Vişnu'nun son enkarnasyonu biçimini alır. Diğer ginānlarda Muhammed Brahma, Ali Vişņu, Hasan Şiva ve Fatıma Şakti suretlerini alarak İsmailî ve Hindu kozmolojik kavramlarını ve biyografilerini bütünleştirir.
Sadreddin'in yerine pir olarak en büyük oğlu Hasan Kebiruddin (ö. 875/1470) geçti. Onun yerleştiği Nizari İsmaili Satpanth (Doğru Yol) davetinin merkezlerinden Uççh (Uchh) şehri Multan'ın güneyinde yer alır. Kebirüddin'in İmam Şah olarak bilinen oğlu İmamüddin Abdürrahim b. Hasan (919/1513), pir makamına tayin edilmedi. Hindistan'a Gucerat'a yerleşti ve yerel Hinduları, özellikle tarımla uğraşan cemaatleri Satpanth İsmaililiğe döndürmede başarılı oldu. İmam Şahın en büyük oğlu Nar Muhammed ile kızını evlendiren Gucerat Sultanı Mahmud Begra'yı (863-9 1711459- 1511) da İsmaili yaptı. Nizari cemaatinden ayrılıp İmamşahi mezhebini kuran İmam Şah, Ahmedabad yakınlarında kurduğu Pirana kasabasında öldü. Gucerat'ta İmam Şah'ın yerine oğlu Nar (Nur) Muhammed (ö. 940/1533) geçmişti. Nar Muhammed, babasının adına nispetle İmamşahiler ve Satpanthi olarak da bilinen bağımsız bir mezhep kurdu. Çeşitli kollarıyla İmamşahiler, Gucerat ve cevresinde yaşayan bu bağdaştırmacı mezhebin mensupları, kendilerini İsmaili olarak değil daha çok Oniki İmamcı Şii ya da Sünni olarak görmektedir. Gucerat'ta imamlara ve onların Hindistan'daki temsilcilerine sadık kalan bir grup Nizari Hoca, mümin sözcüğünden türetilen bir adlandırmayla Momna (Muman) olarak anıldı. (Daftary).
İsmaililerin Mustaliyye kolundan çıkan
Tayyibîler Hindistan'da mensupları olan bir gruptur. Hindistanlı Tayyibiler
Davudi davete destek verirken, Yemenli Tayyibiler Süleymani davetin baş
destekçisi oldular. Tayyibiler
997/1589'de Davudi ve Süleymani hiziplerine bölündü. Davudi Bohralann
temsil ettiği Tayyibi Hint grubu ticaretle uğraşan bir cemaat olarak
zenginleşti.
Gucerat'taki İsmaili cemaat Yemen ile yakın bağlarını sürdürmüştü ve Suleyhiler gibi,
Müstali'nin ve Amir'in imamet haklarını savundular. Hafızi-Tayyibi çatışmasında
Guceratlı Müstaliler, Seyyide Erva'nın ve Yemen'deki yerleşik davet
örgütlenmesini yanında yer alıp Tayyibi davayı destekledi. Gucerat'tan düzenli olarak gelen Bohra
heyetlerini kabul eden Yemen'deki dai-i mutlak tarafından denetlendi. Bu
koşullar altında Gucerat'taki Tayyibi cemaat fark edilir ölçüde büyüdü ve
özellikle Kambay, Patan, Sidhpur ve daha sonda Hint davetinin karargahının
kurulduğu Ahmedabad'da çok sayıda Hindu Tayyibi İsmaililiği benimsedi.
İsnâaşeriyye
Nimetullâhiyye tarikatı Dekken bölgesinde
İsnâaşeriyye Şiiliğinin yayılmasında etkili olmuştur. Tarikatın kurucusu Şâh
Nimetullâh-ı Velî (731-834/1330-1431), dört halifeyi övmekte ve fazilat
sırasını hilafet sırası olarak görmektedir. Sünni Hanefi ve Şâfiî olduğuna dair
deliller bulunmaktadır. Kurucudan sonra tarikat Şii etkisine girmiş ve zamanla
tamamen Şiî esaslara dayalı faaliyet yürüten tarîkat olmuştur. Şii mensuplar
kurusunun ifadelerini de takiyye olarak değerlendirmiştir. Tarikatın bir
kolu olan Gonâbâdiyye kutbu Rızâ Ali Şâh (ö. 1992), Nimetullâh’ın şiirlerinde
Sünnî olarak görülmesine sebep olan ifadelerini takiyyeye bağlamış ve müridlerine
on iki dilimli taç giydirmesinin onun Şiî olduğuna dair delil olduğunu
belirtmiştir (Arslan
2022, 48, 245).
Hindistan’daki Behmenî Sultanlığı 1347-1527
yılları arasında Hindistan’ın Dekken bölgesinde hüküm süren bir hânedandır. Behmenî
Devleti’nin hükümdarı Ahmed Behmenî (1422-1436), Şâh Nimetullâh'ı ülkesine
davet etmiş, yaşlılığı sebebiyle gelemeyen şeyh torunu Nurullâh’ı Behmenîler’e
göndermiştir. Sultan da ona özel bir konut tahsis etti ve hatta kendi kızını
onunla evlendirdi. Kısa bir süre sonra Şah Nimetullah'ın ailesinin büyük bir
kısmı İran'dan ayrılarak Behmeni sarayına yerleşti ve hanedanlığın varlığını
sürdürdüğü süre boyunca devlet himayesinden yararlandı. Şâh Nimetullâh’ın oğlu
Halîlullâh-ı Kirmânî (ö. 860/1465) Dekken’e gitmiştir. Halîlullâh’ın ölümünden
sonra oğulları Dekken’de Nimetullâhiyyeye’nin faaliyetlerini sürdürmüştür.
Ahmed Behmenî Hindistanlı mutasavvıf ve Sünnî
Çiştîyye tarikatı şeyhi Gîsûdırâz (721-825/1321-1422) ile iyi
ilişkiler kurmuştu.
Behmenî Devleti’nde Âfâkîler (Dışarıdan
elenler) ile Dekkenîler arasındaki iktidar mücadelesi vardı. Dekkenîler daha
çok Sünnîler olarak bilinirken dışarıdan gelen Âfâkîler bölgeye Şiiliği
getirenler olarak değerlendirilmektedir.
Behmenî veziri Mahmûd Gâvân Gîlânî (814-886/1411-1481) Gîlân bölgesinden gelip vezirlik makamına yükselmiş bir devlet adamıdır. Onun Sünnî olduğunu savunan araştırmacılar olduğu gibi seyyidlere gösterdiği sevgi gibi bazı delillerle Şîi olduğunu savunanlar da vardır.
Behmenîlerin varisi konumunda olan Dekken Sultanlıkları olarak Bijapur merkezli kurulan Adilşâhîler (1489-1686), Golconda merkezli kurulan Kutubşâhîler (1512-1687) ve Ahmadnagar merkezli kurulan Nizamşâhîler (1490-1636) Şiî yöneticileri olan devletlerdir. Sünni olan Berar merkezli kurulan İmâdşâhîler (1484-1572) ve Bidar merkezli kurulan Berîdşâhîler (1492-1619) ile beş Dekken sultanlığı ortaya çıkmıştır.
Hindistan’ın güneybatısındaki Bîcâpûr
bölgesinde hüküm süren Âdilşâhîler hânedanlığının (1489-1686) hükümdarı Yûsuf
Âdil, Şiî mezhebini kabul etti. Yûsuf Âdil Han 1510 yılında ölünce yerine on üç
yaşındaki oğlu İsmâil geçti. Yûsuf Âdil ölmeden önce Kemal Han’ı oğluna nâib
tayin etmişti. Kemal Han Sünnîliği yeniden devletin resmî mezhebi olarak kabul
etti. 1558 yılında tahta geçen Ali tekrar Şiî mezhebine döndü. Bâbürlü ordusunun
Bîcâpûr’u bir yıldan fazla süren kuşatması sonunda teslim olan hükümdar İskender
esir düştü (4 Zilkade 1097/22 Eylül 1686). Böylece Âdilşâhîler hânedanı sona
ermiş oldu.
Hindistan Ahmednagar merkezli Nizamşâhîler Devleti (1490-1633) hükümdarlarından Burhan Nizamşah (1510-1554) İran’dan 1537 yılında göç eden Şiî âlim Şah Tâhir’den etkilenerek Şiîliği benimsedi. Şiîliğe karşı çıkan Sünnî ulemâ şiddetle baskı altına alındı. Safevîler ile dostane ilişkiler kuruldu ve karşılıklı elçilik heyetleri gönderildi.
Hüseyin Nizamşah 962/1555 yılında Medineli Şîî
âlim ve nakîb Hasan b. Ali İbn Şedkam’i (ö. 999/1590) Hindistan’a davet
etmişti. İbn Şedkam Dekken’e ulaştığında devlet erkanı tarafından törenle
karşılandı. İbn Şedkam imamlar, güzel ahlak ve ameller ile ilgili bilgileri derlediği
el-Cevâhiru’n-Nizâmiyye min Hadisi’l-Hayri’l-Beriyye adlı kitabını sultan için
kaleme aldı. İsmâil Nizamşah 998/1589 yılında tahta geçtiğinde Şiîliğin
yerini tekrar Sünnîlik aldı. II. Burhan Nizamşah yönetime hâkim olunca
(999/1591) Şiîlik tekrar devletin resmî mezhebi haline geldi. Bâbürlü
hükümdarı. Şah Cihan (1628-1658) Şubat 1636’da Devletâbâd’a gelip III. Murtazâ
Nizamşah’ı teslim aldı ve böylece Nizamşâhîler hânedanı sona erdi.
Hindistan Gûlkünde (Golkonda) ve sonra Haydarabad
merkezli Kutubşâhîler Devleti (1512-1687) yöneticileri Şiîliği
benimsemişlerdi. Karakoyunlular’a mensup Baharlı kabilesinden olup
Hindistan’a göç etmiş ve burada Behmenî Devleti’nin hizmetine girmişlerdi.
Sultan Muhammed Kulı Kutubşah (1580-1612) tarafından yeni başşehir olarak 1590
yılında inşasına başlanan Haydarâbâd şehri ismini Hz. Ali’nin lakabından
almıştır. Kutubşâhîler’in ardından bölge Babürlülerin ve daha sonra 1724-1948
yılları arasında hüküm süren Sünnî Haydarâbâd Nizamlığı'nın (Âsafcâhîler)
egemenliğine girdi. Günümüzde Haydarâbâd müslümanlarının çoğunluğu
Sünnî-Hanefî’dir; az sayıda da Şiî-Ca‘ferî bulunur (DİA, Haydarâbâd). Bâbürlü
hükümdarı Evrengzîb’in (1658-1707) Gûlkünde’yi sekiz ay süren kuşatması sonunda
(14 Zilkade 1098 / 21 Eylül 1687) Kutubşâhî Ebü’l-Hasan, anlaşarak gözetim
altında tutulmak üzere Dekken’deki Devletâbâd (Deogir) Kalesi’ne gönderildi.
Dekken sultanlıkları, Hindistan'ın güneyindeki
bu çok kültürlü coğrafyada siyasi kalıcılık sağlamak adına kapsayıcı ve esnek
politikalar yürütmüşlerdir. Yönetici elitler Şii mezhebine mensup olmalarına
rağmen, nüfusun çoğunluğunu oluşturan Sünni Müslümanlara ve Hindulara kendi
inançlarını dayatmamışlardır. Roy S. Fischel (2021). Shi‘i Rulers, Safavid
Alliance and the Religio-Political Landscape of the Deccan
Müslüman Dekkan Sultanlıkları ittifakı ile
Güney Hindistan'daki Hindu Vijayanagar İmparatorluğu arasında 23 Ocak
1565 tarihinde gerçekleşen Talikota savaşı Hindistan tarihinin akışını
değiştirmiş, Vijayanagar ordusunun mutlak ve lideri Aliya Rama Raya'nın
yakalanarak idam edilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu mağlubiyet, asırlardır Güney
Hindistan'a hakim olan devasa Hindu imparatorluğunun çöküş sürecini başlatmış
ve bölgedeki siyasi haritayı yeniden şekillendirmiştir.
Bengal, 1717 yılından 1757'deki İngiliz Doğu Hindistan Şirketi işgaline kadar,
Babürlüler tarafından atanan ancak merkezi otoritenin zayıflamasıyla fiilen
bağımsız hareket eden Şii nevvâblar (valiler) tarafından yönetildi. Başkentin
Murşidâbâd’a taşındığı bu dönemde, eyalet idaresi Şii hanedanların (Nasiri ve
Afşar) eline geçti. Murşidâbâd ve Hooghly gibi önemli ticaret merkezlerinde,
özellikle İranlı zengin tüccarlar ve saray elitleri tarafından
imambargâhlar (matem evleri) inşa edildi. Âzâdârî (Muharrem ayı yas
merasimleri) ritüelleri için geniş araziler vakıf olarak tahsis edildi. Çok
sayıda Şii ulemayı bölgeye çekerek önemli Şii merkezlerinden biri haline
getirdi.
Eved (Oudh, Avadh) eyaleti
Tüm Hindistan Şii Konferansı (1907)
(آل انڈیا تشیع کانفرنس / All-India Shia Conference - AISC)
1906’da şimdi Bangladeş’in başkenti olan Dakka’da kurulan Tüm Hindistan Müslüman Birliği (All India Muslim League), Hint altkıtasındaki Müslümanların çıkarlarını temsil eden ilk siyasî partiydi. Birliğin kurucuları arasında birçok Şiî bulunmasına rağmen, bazı Şiî siyasî aktivist ve din âliminin, Birliğin kurulmasına tepki olarak 1907’de Tüm Hindistan Şiî Konferansı’nı (All India Shia Conference) kurmasıyla bir tür Şiî-Sünnî siyasî bölünme meydana gelmiştir. Laik katılımcılar Şiî Konferansı’nın ilk toplantılarının gündemini belirlemede öncü rol üstlenmişlerdir. Ancak birkaç yıl içinde muhafazakâr Şiî ulemâ kontrolü ele geçirmiş ve devlet okullarında dinî eğitimin gerekliliğini vurgulamaya başlamışlardır. Bu gelişmeler, konferansın laik üyelerini cesaretini kırmış ve onlar örgütten ayrılıp Müslüman Birliği’ne katılmışlardır.
Cinnah ile aynı fikirde olmayan Şiiler, 1945'te Pakistan fikrini reddeden ve Hindistan Ulusal Kongresi ile işbirliği yapmaya karar veren Tüm Partiler Şii Konferansı'nın (All Parties Shia Conference APSC) üyeleri oldular. Büyük Şiî merkezlerinin Pakistan'ın bir parçası olması muhtemel görünmeyen Hindistan'ın Hindu çoğunluklu bölgelerinde (örneğin Leknev'de) bulunduğunu ileri sürerek ana akım Hint siyasetine katılmayı tercih ettiler.
‘The Pakistan that is going to be Sunnistan’: Indian Shi‘a Responses to the Pakistan Movement, Justin Jones
Pakistan 14 Ağustos 1947’de Pakistan kuruldu.
İlk Şiî parti 1947'de kurulan “Şiâ Konferansı (شیعہ کانفرنس / All Parties Shia Conference APSC)” idi.
1948'de Lahor'da Şiî Haklarını Koruma İdaresi (Idāra-i Taḥaffuẓ-ı Ḥuqūq-ı Shī‘a ITHS ادارہ تحفظ حقوق شیعہ / Organization for Protection of Shia Rightssonra) kurulmuştur.
Hükümetle görüşmelerde Şiîlerin talep ve şikâyetlerini temsil etme konusunda birbirleriyle rekabet ettiler. Bu örgütler, Şiîler, âzâdârî (yas merasimleri) ve Muharrem alaylarına giderek daha sesli itiraz eden Sünnî muhafazakârlardan direnişle karşılaştı.
İslami Öğretiler Kurulu (Board of Islamic Teachings - Talimât-i-Islâmiyye Komitesi, 1949–1953): Pakistan'ın kurucu meclisi tarafından meşhur "İlkeler Kararı" (Objectives Resolution) 12 Mart 1949'da kabul edildi. Anayasanın İslami çerçevesini belirlemek üzere ulemâdan oluşan bir kurul kuruldu. Müftî Ca‘fer Hüseyin, Şiî toplumunu temsilen bu kurulda yer alan önde gelen liderlerden biri oldu.
22 Madde Komitesi (1951): Karaçi'de Ocak 1951'de ülkedeki İslami mezheplerin 31 ulemâ lideri, Pakistan Anayasası'na temel oluşturacak 22 İslami İlke (22 Points) metnini ortaklaşa kaleme almak için bir komite oluşturdu. Müftî Ca‘fer Hüseyin, bu tarihi komitede Şiî fıkhını temsil eden isimlerdendi.
İdâre-i Tehhâfuz-ı Hukûk-ı Şiâ, 1953'teki toplantısında, devlet okullarındaki İslâm ile ilgili ders kitaplarının bazı bölümlerinde değişiklik yapılması ve Muharrem alayları için daha iyi ruhsatlandırma süreçleri talep etti. Sünnî-Şiî şiddetinin ilk ciddi olayı 1956'da Pencap eyaletinde patlak verdi. Bir grup Sünnî dinî lider, Şiî ulemânın kendi "can damarı" olarak nitelendirdiği Muharrem alaylarının yasaklanmasını talep etti. Yerel kalan ve can kaybına yol açmayan kriz, siyasî liderler ve hükümet yetkililerinin iki grup arasındaki müzakereleri kolaylaştırmak için hızla harekete geçmesinin ardından dostane bir şekilde çözüldü.
ITHS, endişelerini dile getirmek için sokakta kitlesel eyleme inanırken; APSC, hem hükümetle hem de ana akım Sünni gruplarla uzlaşmaya dayalı anlaşmalar aramayı tercih etti. İki yaklaşım tamamlayıcı görünse de, farklılıklar bölücü oldu.
Her iki örgüt de Sind ve Pencap'taki Şiî toprak ağaları, Karaçi'deki sanayiciler ve Lahor'daki varlıklı tüccar aileleri tarafından finanse ediliyordu. Bu finansörlerin çoğu devlete pragmatik tavizlere açıktı. 1957'de, iki örgütteki ulemâ, Şiîler için ulusal ve eyalet yasama organlarında kontenjan ayrılmasını talep eden bir kararı ortaklaşa kabul etti. Öneri fazla destek görmedi. Ulemâ ile Şiî aristokrasisi arasındaki ayrımı daha da ortaya çıkardı.
Cumhurbaşkanı Eyyûb Han’ın (1907-1974) döneminde (1958-1969)
1962 Anayasası ile İslam Tavsiye Konseyi (Advisory Council of Islamic Ideology) adıyla kurulan konseyi 1973 Anayasası'nın kabulüyle İslam İdeolojisi Konseyi (Council of Islamic Ideology) olarak yeniden organize edildi.
Seyyid Muhammed Dihlevi (1917–1971)
Dihlevi "Kâid-i Millet-i Caferiyye" (Caferi Milletinin Lideri) olarak adlandırıldı. Dihlevi İmam Zeyd'in soyundan gelen seyyidlerdendi. Zeydî Sâdât Hind alt kıtasına göç etmiş ve zamanla İsnâaşeriyye mezhebini benimsemiştir.
3 Haziran 1963 tarihinde (Aşure Günü), Sünnî aşırıcılar, Sind eyaletinin Hayrpur yakınlarındaki küçük bir kasaba olan Theirī'de bir Muharrem alayına saldırarak ciddi mezhep gerilimlerine yol açtı.
1964'te Karaçi'de bir "Tüm Pakistan Şiî Ulemâ Kongresi (All-Pakistan Shia Ulema Convention')" düzenlendi. Seyyid Muhammed Dihlevî (1917–1971) oybirliğiyle Kâid-i Millet-i Ca‘feriyye (Ca‘ferî Milletinin Lideri) ilan edildi.
Karaçi kongresi, âzâdârî cenaze alayları için tam özgürlük ve güvenlik, devlet okullarında Şiîler için ayrı dinî öğretim ve Şiî vakıflarının, türbelerinin ve mülklerinin (evkâf) kendilerinin yönetmesini talep etti. 1964'te Cumhurbaşkanı Eyyûb Han ile de görüştüler.
1966'da Dihlevî destekçileri tarafından Şiâ Talepleri Komitesi (SMC, Şiâ Mutâlibât Komitesi شیعہ مطالبات کمیٹی / Shia Demands Committee) kuruldu.
Şiî taleplerini değerlendirmek ve tavsiyelerde bulunmak üzere bir hükümet kurulunun oluşturuldu. Kurul, Muzaffer Kızılbaş ve Seyyid Dihlevî dâhil olmak üzere beş Sünnî ve beş Şiî liderden oluşuyordu. Haziran 1967'de toplanan kurul, 1964 ulemâ kongresi tarafından yapılan taleplerin çoğunu içeren bir dizi öneriyi oybirliğiyle kabul etti. Birkaç ay sonra, rakip bir "Sünnî Konferansı" ortaya çıktı.
Nakvî'nin Şiî ulemâya yakınlığı grubun yaklaşımını etkiledi ve ISO, dinî ve sosyal hedefleri birleştirerek ülkenin önemli kentsel merkezlerindeki (Faysalâbâd, Revâlpindî, Multan, Peşâver ve Karaçi) Şiî öğrencilere ulaşmayı başardı. Muharrem'de üniversite kampüslerinde âzâdârî düzenledi, fakir öğrencilere ücretsiz ders kitapları sağlayarak yardım etti, barınma imkânı sağladı ve burs verdi.
Lâik kimliğe sahip bir Şiî olan Zülfikar Ali Butto (1928-1979) Pakistan Zülfikar Ali Butto başbakanlığı (1973-1977) yaptı.
Ziyâülhak'ın (1924-1988) Pakistan devlet başkanlığıı (1977-1988) dönemi
Şiiler için önemli elişmeler oldu. 5 Temmuz 1977’de darbesiyle başa geçti. 4 Nisan 1979 tarihinde Butto Ravalpindi’de idam edildi.
Ziyâülhak, Sovyet-Afgan Savaşı (1979-1989) döneminde Pakistan ordusuna ve istihbarat örgütlerine, Afgan 'özgürlük savaşçılarını' desteklemeye başlamaları talimatını verdi. Sovyetler birincil hedefleriydi, ancak Pakistan tarafından yetiştirilen 'mücahidler' aynı zamanda Şiî karşıtıydı.
Pakistan'daki Şiî medreseleri, bir şemsiye izleme kurumu olan Vifâku'l-Medârisi'ş-Şî'a (WMS) aracılığıyla örgütlenmiştir.
İran devrimi (1979), Pakistan Şiîleri üzerinde güçlü etki yaptı. Tahran'nın elçileri, Pakistan Şiîlerinin örgütlenmesine aktif olarak yardımcı oldu. Âyetullah Humeynî'nin posterleri eşliğinde birçok Pakistan Şiî camisinde Cuma namazlarından sonra, İranî sloganlar atıldı.
İran Şahı'nın 1979’da düşüşü ve Humeynî'nin yükselişi Pakistan Şiîlerini harekete geçirdi; ISO, 1979'da Humeynî'yi merci-i taklîd olarak kamuoyu önünde kabul eden ilk Şiî örgütü oldu. Pakistan örneğinde, Hâne-i Ferheng (İran kültür merkezleri), önde gelen İranlı ulemânın eserlerini Pakistan Şiîleri arasında aktif olarak dağıtmaya ve Kum ile İran'daki diğer dinî merkezlerde dinî eğitim almakla ilgilenen Pakistanlılara burs teklif etmeye başladı. Eğitimlerini Irak medreselerinde almış olmaları nedeniyle büyük ölçüde Iraklı mercilere bağlı kalan Pakistan'daki geleneksel Şiî din adamları için bir ikilem oldu.
Pakistan'daki Şiîlerin büyük çoğunluğu Irak'lı Âyetullah Ebü’l-Kāsım Hûî'yi (1899-1992) merci olarak takip ediyordu. İran yanlısı öğrenciler ile Pakistan'ın geleneksel Şiî din adamları arasında bir mücadele yaşandı.
Tahrîk-i Nifâz-ı Fıkh-ı Ca‘feriyye
Ziyâülhak, Pakistan'da İslamlaşma (Nizâm-ı Mustafâ) politikaları adı altında İslam hukukunu uygulamak için önemli adımlar attı. Bu kararlardan biri de zekatın doğrudan devlet kurumları aracılığıyla toplanmasıydı. Ziyâülhak, halkın çoğunluğunun Hanefi mezhebine mensup olmasını gerekçe göstererek yasal düzenlemelerde Hanefi fıkhının esas alınacağını belirtti.
Leknev ve Necef'teki Şiî dinî kurumlarından mezun olan Müftî Ca‘fer Hüseyin, Pakistan'daki en etkili Şiî dinî şahsiyetler arasındaydı. Şii lider Müftî Cafer Hüseyin, 30 Nisan 1979'da İslamî İdeoloji/İslami Nazariyeti Konseyi'nden istifa ettiğini açıkladı. Şiiler, haklarını savunmak amacıyla İslamabad'daki Cumhurbaşkanlığı Sekreterliği yakınlarında kitlesel protestolar düzenledi. Ziyâülhak, 6 Temmuz 1980'de Müftî Cafer Hüseyin ve beraberindeki beş kişilik heyetle bir araya geldi. Yapılan görüşmeler neticesinde Ziyâülhak, zekat kanununun Şii (Caferî) fıkhının gereklerini karşılayacak şekilde değiştirileceğini taahhüt etti. Bu konudaki yol gösterici ilkelerin ise 15 Eylül 1980 tarihine kadar kesinleştirilmesine karar verildi.
Pakistanlı Şiî liderler protestolar sırasında müdahale etmesi için Âyetullah Humeynî'ye başvurdu. Humeynî'nin, Ziyâülhak'a özel bir mesaj göndererek onu Şiî endişeleriyle ilgilenirken adil olmaya çağırdığı bildiriliyor.
Bhakkar, Pakistan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder